LİMON ÇİÇEKLERİ

Sen, benim Akdeniz'in limon bahçelerinde büyüdüğümü bilirsin.

Şiirin Devamı

Ziyaretçi Defterim

Merhaba; Ben Zipzip. Eğer müziği susturmak isterseniz ortadaki çift çizgiye tıklayın Tamam mı?

music player

22 Mart 2008 Cumartesi

Aşk mı bu?

Merhaba Dost..

Kimsin bilmem ama bir dost gerek bana sır tutan, susan ve onaylayan.
Dostun tanımına gerek var mı? Varsa bile başka zaman..
Bir kara bela var başımda.Aslında belaların en tatlısı.

Heyyyt be! Bunun adı varsa AŞK olmalı. Korktuğum,kaçtığım, saklana saklana bir hal olduğum, silahsız savunmasız kaldığım tuhaf bir şey.

“O” mu? O bir... Bilmiyorum. O bir heyecan.. O gözyaşı.O bir taze bahar, kışın ortasında yaşanan. Duygu yüklü bir sevda resmi. O kuş cıvıltısı, rastlanmamış çiçeklerden bir demet. O daha önce hiç karşılaşılmamış bir tanıdık.

Üşümüşlüğümde ateş, yanmışlığımda su, birdenbire. Birdenbire avuçlarımda canlanan yüreğimin yolcusu. Dokunuverecekmişim gibi yakın.. uzandıkça uzaklaşan bir alkım. O bir gece yarısı treni tam zamanında gelen, rötarsız. “Giderim.Nereye olursa giderim” dediğim, kaçakları oynarken aniden sevdiğim, kollarıyla yüreği arasında sıkışıp kaldığım,zamanlı mı zamansız mı kestiremediğim.. O bir aşk.

Olmaz... Şimdi olmaz. Daha çok erken.. El sallamadım giderken. Veda etmedim. Ama yine de uzaklaşıp giden çarem O.

Gel desem gelir mi bilemem. Gelmezse ölürüm sandığım, onu bana bölüp, beni ona sakladığım, umudum, bir tanem...

İşte anlattım. Taşan duyguları F tipi cezaevi hücresi gibi daracık sözcüklere sığdırmaya çalıştım. Bilmem anladın mı dostum. Sonunda ben aşık oldum.

21 Mart 2008 Cuma

Bedri Rahmi Eyüboğlu-Karadutum



"Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın."

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Küçük İskender - De gülüm


SORGU

Dolmuş şoförü, içinde nasıl bir hain dürtü varsa artık, kaza yapmak istercesine, öç alırcasına kullanıyordu direksiyonu. Sara krizi geçirir gibi hoplayıp, sağa sola kayan yolculardan gık çıkmıyordu. Arka koltukta, cam kenarında oturan kadın, bakışları sabit bir noktaya takılı kalmış, kıyamet kopsa duymayacak tarzında, adeta yaşadığı şokun tadına varmaya çalışırcasına umursamaz görünüyordu. Şoförün vitesteki elinin yada pedallerdeki ayağının hainliği kadını hiç ilgilendirmiyordu.

Az önce bir iş görüşmesinden çıkmıştı. İşe alındığını öğrenmiş olmanın mutluluğunu yaşamak yerine hüküm giymiş bir suçlunun ruh halini taşıyordu. Buz gibiydi beyni. Ancak son durağa geldiklerinde kendi varlığının bilincine vardı. Yine kurulmuş bir makine gibi indi dolmuştan. Yerler cam gibiydi. Hele ayakkabıları o kadar kayıyordu ki, paten yanında halt etmiş.. Dikkatini yürümek için harcamak zorunda kalmasa belki kapıp koyvermişliği bir süre daha devam edecekti.

Metronun merdivenlerinden, tümüyle bilinç dışı inerken, göğüs kafesini sıkıştıran şiddetli sıkıntı kısa zamanda tüm bedenini sardı. Ne nerede olduğunu, ne de nereye gittiğini bilmiyordu. Yalnızca iğnesi takılmış bir taş plak gibi aynı diyalog tekrarlanıyordu beyninde.


-Duygu Hanım, bizim için çalışanlarımızın özel hayatları çok önemlidir. Bu nedenle size bazı sorular sormak zorundayım. Sizi bu yüzden çağırdım.
-Elbette, sizi dinliyorum.
-Hayli lüks bir semtte oturuyorsunuz.
-Evet doğru.Ama bir bodrum katta oturuyorum.
-Ne kadar ev kirası veriyorsunuz?
-150 milyon idi. Bu ay 200 milyon oldu
-Uzun süreden beri iş arıyormuşsunuz.
-Bu da doğru.
-Eşinizden ayrısınız öyle değil mi?
-Evet 2,5 yıl oluyor.
-Üniversiteye giden bir de oğlunuz var...
-Evet.
-Peki geçiminizi kim sağlıyor?

-Peki geçiminizi kim sağlıyor?
-Peki geçiminizi kim sağlıyor?
Durmaksızın yankılanıyordu bu söz... Ne demekti “Peki geçiminizi kim sağlıyor?” ne demekti şimdi bu?

Bir dolu cevap vardı aslında.
“Valla yaşıma bakmayın.. Erkekler iyi para veriyorlar...”
“Ondan kolay ne var. Çıkıyorum elektrik direğinin altına....”
“Vesika soruyorsanız yok. Kaçak çalışıyorum.”
“Buraya geldiğim gün elimi salladım. Ellisi birden geldi. Sıraya koydum. Bugüne kadar idare etti işte.”


Boş boş bakmıştı kadının suratına bir süre. Sonra yavaşça kalkıp hiçbir şey söylemeden binayı terketmişti
***

Metronun turnikelerine doğru ilerlerken karşısında birden bire beliriveren siyah deri montlu, kırmızı rugan çizmeli genç kadına gülümsedi. Şimdi kendilerini saygın sanan, ahlak kumkuması kadınlardan çok daha saygındı onun gözünde; bu mismini etekli yosma.

Metronun turnikelerinden geçti. Raylara uzanan merdiven basamaklarını saydam bir boşluğa adım atar gibi adeta zemine hiç dokunmadan indi. Trenden önce gelen şiddetli rüzgarın yüzüne kamçı gibi inmesine hiç itiraz etmedi. Kapılara üşüşen karanlık kalabalığın arasından süzülen parlak yemyeşil bir ışığın içine doğru kayarken yüzünde aşk tadında bir tebessüm vardı.

BÜTÜN SUÇ O KİTAPTAYDI

Evliliğimin 2 . yılıydı sanırım. 25 –26 yaşlarında filanım. Hani gazetelerin promosyonlara başladığı ilk yıllardayız. Gazete ekinde pembe dizi türünden bir kitap geldi eve. Bir süre sehpa üstlerinde gezdi.. Kitap bu, benim için ekmek gibi bir şeydir yazılı her tür eser. Okunmadan olmaz. Ama biliyorum ki bu kitaplar edebi ya da sanatsal bir değer taşımazlar. Yine de atamadım.

O gün ev işlerimi tamamladıktan sonra kızımın uykuda olduğu nadir boş ve sessiz bir an yakalamışken birkaç satır bir şeyler okuyayım dedim.. Ay demez olaydım.. Gözüme ilk ilişen kitap bu pembe dizi oldu.. Ay olmaz olaydı.. Ayaklarımı uzattım.. Başımın altına bir kırlent yerleştirip olabilecek en rahat pozisyonu aldım ve okumaya başladım..

İlk birkaç sayfa baharın güzelliğinden söz ediyordu.. Bir malikanenin bahçesindeki olağanüstü gülleri, ağaçları, güneşi, havayı ballandıra ballandıra anlatıyordu.. Derken evin masum ve daha hiç görülmemiş türden bir sarışın güzeli genç kız girdi devreye. Malikanenin kahyasının kızıymış.. E.. birkaç sayfada da Mary adlı kızın güzelliği anlatıldı.. Sonra, yurt dışında okuduğu için yıllardır malikaneye uğramamış olan evin yakışıklı mı yakışıklı oğlu Antony geldi.. Aman gelmez olaydı.. Yazar bir anlatmış ki genç adamı.. Taaa elmacık kemiklerinden, pazularına , patella kemiğine kadar tanıdım yani adamı.. Sadece ölçüler verilmemişti.. Gerçi Mary nin göğüslerinin ve kalçalarının dolgunluğu anlatılmıştı ama Antony nin dolgun yerlerinden hiç söz edilmemişti.

Ah.. o Mary’nin Antony’yi görür görmez yüreğine düşen amansız aşk böyle de anlatılmaz ki..
Ya Antony.. Daha Mary i görmeden aşık oldu zaten canım...

Kitap kısa cümlelerle yazılmıştı. Hani biz kadın kısmısı hata yaptığımızda örgüyü şişten çıkarıp bir sırayı ipin ucundan tutarak tııırrrrttt.. diye söküveririz ya.. İşte öyle kolaycacık okuyuverdim kitabı..

Ah gençlere yasaklanan bu nadide aşkın sancısında, yüreklerin ateşteki bir altın külçenin eriyişi gibi mahvedici yanları nasıl da anlatılmış.. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. Hele o Mary.. Kıyamam ya.. Neler yaşattılar o kıza... Nasıl aşağıladılar. Malikaneden kovdular.. Sokaklarda aç bilaç bıraktılar.. Ama ah o aşk.. Ne kadar güçlüydü bilemezsiniz..
Antony daha da beter.. Çocukcağız yemeden içmeden kesildi.. Sabahlara kadar içkiler içti.. Sokaklarda ayyaş ayyaş dolaşıp Mary’yi aradı.

Onlar bir yana, ben uzandığım kanepede, elimde kitap, hem okuyor hem iki göz iki çeşme ağlıyorum.. Tutamıyorum ki göz yaşlarımı.. Mary ağlar ben ağlarım.. O kadar gururlu kız ki.. Antony onu bulamasın diye oradan oraya kaçıyor.. Antony asla aramaktan vazgeçmiyor.. Ah.. ne aşk..

Neyse, sonunda bir kavuşma sahnesi vardı ki. Ağlamalarım zıvanadan çıktı.. Artık iç çeke, çeke, katıla katıla ağlıyordum.. Sonunda aşk kazandı arkadaşlar.. Ve muhteşem bir düğün yapıldı.. Mary’nin gardırobunu görecektiniz.. Ooooo...! anlatamam kii.. Ona takılan mücevherler.. Gelinliğinin saten biyeleri bile anlatılmıştı..

Olmaz olası kitabı hala atamamışımdır.. Kitaplığın bir kenarında durur.. Ama var ya..! kitabın kapağını gözyaşları içinde kapadığımda yüreğimde ki romantizm esintileri bir başka idi.. Eşimi nasıl da özleyivermiştim.. Bir geliverse sımsıkı sarılacak ve tıpkı kitapta ki gibi romantik bir akşam yaşayacaktım.. Buna kararlıydım.. E yani eşimin Antony den geri kalır tarafı yoktu. Heybetli mi heybetli uzun boylu inanılmaz gösterişli bir genç adamdı o zamanlar..

Akşamı iple çektim.. Bilemezsiniz nasıl heyecanlıydım.. Saçlarıma özenle şekil verdim.. Hayli değişik bir makyaj yaptım.. O kadar özendim ki kendime.. Aynaya son bir kez baktığımda kendimi tıpkı Mary gibi saf ve masum hissetmiştim..


Neyse geçmek bilmeyen saatler geçmiş.. Akşam olmuştu.. Kapım çalındı.. Seke seke koşup açtım kocama kapıyı.. Adamcağız ne bilsin benim o pembe dizi denen traji-komik kitabın etkisinde kaldığımı. Her zamanki gibi yorgun bir ifade ile elindeki ekmeği bana uzatıp ceketini portmantoya astı. Uflaya puflaya terliklerini giyinip lavaboya doğru yürümek için yolundan çekilmemi bekledi. Oysa ben... kirpiklerimde hala takılı olan gözyaşlarımla asker karşılar gibi onun boynuna sımsıkı sarılıp romantizmi doruklarda yaşamaya hazır halde öylece bakıyordum ona. Ne çekilebiliyor ne sarılabiliyordum. Bir küçük tiyo bekliyordum. Gözlerime baksa, en azından “Hayrola ne oldu ?” diye soracak bende ona bir serçe masumluğuyla sokulacaktım.. Ama ne gezer.. Adamım kaya katılığında elini omuzuma dokundurup beni hafifçe yana iterek yanımdan geçip gitti. Ben de peşinden tabii. O elini yüzünü yıkarken ona hayran hayran bakıyordum ama benim yakışıklı kocamın bu bakışlardan haberi bile olmuyordu. Sonra yine her zamanki gibi salona geçip TV kumandasını eline alarak kendini kanepeye atıverdi. Kendi sessizliğine öyle bir gömüldü ki benim ağzımdan çıkacak her türlü ses onun için yalnızca birer gürültü olacaktı. Sessiz adımlarla bir gölge gibi salondan çıktım. Henüz hayal kırıklığı için erkendi. Ama yine de gözlerime doluşan yaşlara engel olamamıştım. Kendi kendime diyordum ki “Şimdi çok yorgun. Az sonra beni nasılsa fark edecektir.”

Bir süre sonra yorgunluğu geçmiş olmalı ki “Hatun, yemek hazır mı?” diye seslendi. Evet, sofra hazırdı. Ama benim içimdeki isyankar ses bana kadının ikinci sınıf vatandaşlığı ile ilgili abuk sabuk bir söylev vermeye başlamıştı bile. “Eli ayağı sapasağlam değil mi bu adamın. Neden kalkıp kendi yemeğini kendisi hazırlamıyor. Bir de ağzına lokma lokma versen yemeği. Hem karnı doyar, hem televizyondan gözünü ayırması gerekmez..” gibi şeyler fısıldıyordu kulağıma. Ama ben hala Antony’den de yakışıklı olan kocamın bana göstereceği sevgiye şiddetle ihtiyaç duyduğumdan dolayı o provokatör sese aldırış etmemeye kararlıydım.
Neyse çok kıymetli atalarımızın sözlerine sığınmanın tam zamanıydı ve “ Aç ayı oynamaz” ata söylemini bilincime yerleştirip onu sesimin tüm cazibesini kullanarak sofraya davet ettim.
Adamım yalnızca bir aç ayı gibi yedi yemeğini. Ne yüzüme bakmayı akıl etti ne de yemeklere iltifat etmeyi..

Cinler.. ah o cinler tepeme tepeme yığılmasalardı belki herşey daha farklı olacaktı.

Yemek faslı bitti. Artık karnı da doymuştu. Yine de ne elbisemin dekoltesi, ne makyajım ne parfümüm ve hatta ne de cilvelerim onun dikkatini çekmiyordu. En büyük tepkisi gülümsemek oluyordu. Belki de yediklerini sindirmesi gerekiyordu, neden olmasın. Biraz da bu nedenle zaman tanımalıydım ona. Başımda delice dolanan şeytana rağmen inatla kocamın dikkatini çekmekten vazgeçmeyecektim. Sofrayı topladım. Bulaşıkları yıkayıp, kurulayıp yerleştirdim. Bu kadar zaman yeter düşüncesiyle salona geçtiğimde o hala elinde kumanda cihazı TV zaplayıp duruyordu. Yanına sokulup bir küçük öpücük kondurdum yanağına. Sinek konmuş gibi rahatsız oldu. A.. a.. ! olacak iş mi bu ya... Bu kadar da fazlaydı. Herhalde ben ve cinlerimin de bir gururu vardı.

Bir koşu odama geçip üstümdekileri çıkardım. Saçımı, makyajımı hırsla bozdum. Yetmedi, doğru banyoya girip, gururumu yıkamak istercesine suya attım kendimi. Sonra da Babaannem tarzlı bir gecelik giyindim inadına..

Eşimin yanına oturduğumda onun oflayıp poflayışı nasıl da canımı sıkmıştı.

Bir süre ofladıktan sonra “Sana bir şey söyleyeceğim” dedi. “Benim Diyarbakır’a tayinim çıktı.”

***
Kocamın hiçbir günahı yoktu inanın... Valla tek suçlu o kitaptı..

19 Mart 2008 Çarşamba

PARAMPARÇA

Çok ağladı ... İç çekerek, hıçkırarak, uzun uzun .. Gözyaşları yanaklarında, sesi boşlukta parçalandı . Yine yıkıldı tüm heybetiyle toprak adam. Yine odaya taptaze toprak kokusu doldu.

Adamın gözyaşları yüreğine her damlayışında daha da devleşen alevler sardı kadını. Uzaklaştı bahar pencereden. Küçüldü.. küçüldü.. Mat griye büründü dünya.

“Seni seviyorum” dedi toprak adam fısıldayarak. Korku vardı teninin kokusunda. Sesi sustu kadının. Sustu...sustu.. Bu duygu ne fırtınaya ne sele benzemiyordu .. Havasız kaldı yürekler her hecede. Hiçbir cümle tamamlanmadı. Sürüklendi umutlar. Hayaller parçalandı un ufak.

“İçim acıyor.Çok yanıyor canım” diyebildi kadın kekeleyerek. Kolları sımsıkı sardı kadını toprak adamın. Sanki..küçültüp yüreğine yerleştirmeliydi karısını.

Kadın kocasının gözyaşına tırmanıp uzandı.Tıpkı darağacına tırmanır gibi. Parçalanan her damlada bir kere daha dağıldı hücreleri.

Kavuşmaya sımsıkı kapalı kapılar ayrılığa sonuna kadar açıldı. Gevşedi güçlü kolları kocaman toprak adamın. Karanlığın sonsuzluğuna kaydı kadın.

Kırıldı umutlar, hayaller,,, hoyratça kırıldı

Adam paramparça...
Kadın paramparça...
…….
Şimdi kollarında olmak vardı...

17 Mart 2008 Pazartesi

Dev Yalan

Avuçlarımda feryat
Yüreğimde gül yaprakları
Gökyüzü yağıyor saçlarıma
Buz buğusundayım sevdanın.

Zamanın bir yerinden yıldızların birine kayıyorum
Neredeyim?
Kimim?
Kimsizim.. Hatta Kimsesizim.

Bir çocuk kesiyor yolumu.
Basma entarili
Işık yüzlü
Ellerinin üşümüşlüğüne saklanıyorum

Ağzımda tuz acısı, kanımda bahar...
Dalgalarda sevdam yanıyor,
Kanatlarında korkular.

Bir genç kız koşuyor sazın tellerinde
Türkü dağılıyor
Karşımda dev bir yalan
İçinde bir ben ağlıyor.

Mavi...
Göz yaşlarımda.
Beyaz..
Sevdamda tutsak.
Karalar özgür, karalar edepsiz.
Buz buğusu sıcağında sevdam üşüyor.

Bugün günlerden hangisi
Pazar?
Pazartesi?
Nikaha kaç kalmışım?
Yüz? İki yüz..?

Anlaşıldı
Bu gece
İçkiyi yine kaçırmışım.

Hadi kızım iş başına
Topla sevdanı
Yıka,
Durula..
Süpür yüz yirmi beş metrekarelik yılları.
Savur yollara.

Paşa babalar yumurtadan kuzu çıkacak diye beklerken,
Hanım anneler ırmakta karpuz avlıyor
Karşımda dev bir yalan,
İçimde umudum ağlıyor.

Yaz gelmişse bana ne...
Gözyaşı mevsimden anlamaz.
Gözlerim şiir ağlar
Mevsimler şiirden anlamaz.

Geceler ışık bağırıyor.Gündüzler karanlık.
Kadın? Çok tanıdık..
Elini uzatıyor.

Yalnızım kan korkularda..
Susuzum,açım.
Çıkıyorum ellerine ,yaslıyorum başımı..
Derin uykumda..
Sevdam uyanıyor.

Dev yalan ,dev yalancıklar doğurmuş.
Kapıda bir sen,pencerede başka bir sen.
Doğru senin içinde
Ama gerçek sen hangisi?

Günler karışmış.Toplayamıyorum.
Pazar öncesi Çarşamba.
Salı sonrası Cumartesi.
Bugün ayın otuz ikisi..
Mi?

Işık yüzlü çocuk,
Saz tellerindeki kız
Ve kadın
Çok tanıdık.
Yüreği devden de büyük.

Kadını doğruyla çarpıp sana böldüm.
Ben çıktı.

Ben doğru, sen doğru.
Sende sevdam doğru.


Dev yalan...?
Sensizlik o zaman...

Hoşgeldin

Karlar eriyor toprağa.
Toprak taze bahara yattı
Yasemin kokulu akşamlar çok yakın
Bir de sabah güneşi ellerin
Birtanem hoş geldin
Islak mevsimlerde silindi gözyaşlarım
Uyandı avuçlarında masum heyecanlarım
Bahara açar gibi
Yaza göçer gibi
Bir de karanfilden öpüşlerin
Birtanem hoş geldin
Yorgun yüreğimin çocuk kahkahaları
Senin şen bayramlarına taştı
Kırgındım biraz da şeytanvari aldatışlara
Unutturdu tüm yarımları ışık gözlerin
Birtanem hoş geldin
Hoş geldin coşkularıma, kahkahama
Hoş geldin , baharıma, sabahıma
Anlatamadıklarım gözlerimde saklı
Gözlerin gözlerimden baksın sevgilere
Biliyorum sen ödülümsün
Diliyorum ömür boyu sürsün
Ateşten tenimde, güneş sicaği tenin
Birtanem hoş geldin.

 


AŞK NEDİR?

Aşkın tanımı belki de yüz binlerce kez yapıldı.
“İLK AŞK UNUTULAMAZ” ”AŞK ACI ÇEKMEKTİR” gibi kesin olarak herkesçe kabul görmüş deyişler olsa da her yeni aşık bir kez daha tanım arayacak bir kez daha sorgulayacak aşkı.

Şafak Gürgen “Doruğa ulaşmak değil,bir tırmanma sürecidir” diye tanımlarken aşkta “sonsuzluk” olmadığını vurgular gibidir. Doruk, yani kavuşma noktası aşkın farklı boyutlara dönüştüğü yerdir. Hedeflenen nokta, kişinin kendi hayalleri ile bezediği, renklendirdiği ama genellikle beklenenden çok daha farklı bir bilinmezi barındırır içinde.
“Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir"derken A. Hamdi Tanpınar kavuşma ile gelen hayal kırıklığını tanımlayıvermiş kısaca.
Belki de bu nedenle Romeo-Juliet, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı ve daha nice aşk, duyguların en derini ile yaşanan ama asla sonlanmayan hikayelerle efsaneleşmiştir.

Son zamanlarda gelişen teknoloji, çağımız insanını çılgın bir internet tutkusuyla tanıştırdı. Sanal dünyada yaşanan hayli ilginç duygusal devinimler bireylerin aşk anlayışlarını yepyeni boyutlara taşıdı. Hiç görmedikleri, haklarında sadece ekranda okuduklarıyla bilgi edindikleri chat partnerlerine aşık oluveren her yaş grubundan çok sayıda insan aynı soruyu sormaya başladı.

“Bana ne oluyor böyle?”
Akla hemen Edmond Rostand’ın ünlü şiirsel güldürüsü geliyor. Koca burunlu, çirkin şövalye Cyrano de Bergerac ‘ın yüreğinden yansıyan aşk nasıl da çarpıcı....
Roxanne’nin aşkı kime yada neye karşı gelişti. Yakışıklı gence mi? Yoksa şiirlerdeki duygusallığa mı?
Aşk tene karşı duyulan özlem midir? (ki aşkın günümüz gençlerini en çok yanılgıya düşüren tarafı bu. ) Aşk bir duygusal bağımlılık mıdır? Yoksa beyinsel reaksiyon mu?

Sanal iletişim dünyası artık aşkın, partnerin fiziksel özelliklerinden etkilenerek doğmadığını kesinlikle kanıtladı. Öyleyse aşk beynin bir sanrısı yada ruhun bir aktivitesi olmalı. Aslında apaçık görünen şey şu ki; kişinin kendi içinde potansiyel olarak hep var olan aşık olma dürtüsünün, yine kişinin kendi iç dünyasında kendi kendine oluşturduğu etkiler ile açığa çıkmasıdır aşk. Bu etkiler beynin kimyasından yada ruhun fiziğinden kaynaklanan bir şey olmalı diye düşünüyorum.
Bence partnerin kim olacağı önemli değildir. Enerjinin açığa çıktığı zaman dilimi ve yer önemlidir. O zaman diliminde kişinin enerjisi, karşısına çıkan herhangi bir enerjiye doğru, rastlantısal biçimde yönelecek ve odaklanacaktır. Bireyin partnerini seçme özgürlüğü yoktur. Gerçi rastlantısal yönlenme de belli bir fizik düzen içinde gerçekleşecektir. Rüzgarın bir yağmur bulutunu nereye sürükleyeceğinin ve ne zaman hangi yeryüzü parçasına yağmur yağacağının nasıl bir fiziksel ve matematiksel mantığı varsa aşkın da böyle bir mantığı olmalı...
Bu yazdıklarımın tamamen kendi deneyimlerim ve algılarımın ürünü olduğunu, alıntı yaptığım zaman kaynağını mutlaka belirteceğimi okuyanların bilmesini isterim.

Evet. Sanal aşklar bu şekilde bakınca daha kolay tanımlanabilecektir sanırım. Aşk partnerimizden bize yansıyan değil bizim kendi içimizde var olan bir olgu. Bu yüzden
Sanal dünyada sadece yazdıklarıyla tanıdığımız kişilere aşık oluyoruz. Öyle ki partner fiziksel boyutlarıyla tanınmasa bile, yani onu görmeseniz hatta yazdıklarının doğru olup olmadığını bilmeseniz bile ona karşı gelişen duygusallığınız tümüyle gerçektir. Yani siz aşıksınızdır.
Aşk enerjisinin açığa çıkış nedenleri de kendi ruhsal açlıklarımızdır bence. Dikkat ederseniz çevremizin güvenini yitirdiğimizi sandığımız dönemlerde, yaşamı tekdüze yaşadığımız ve neden yaşadığımızı yeniden sorgulamaya başladığımız zamanlarda aşık oluruz genellikle. Aşk güvenilmek,önemsenmek,anlaşılm ak,merak edilmek gibi taleplerimizle bütünleşen bir bencilliktir. İşte sanal partnerler bu doyumu sağlamakta sanırım.Aşkı tıpkı açlık gibi sıradan bir dürtü olarak görmekte yarar var. Neden aşık olduğumuzu sorgulamak neden acıktığımızı sormak kadar aptalca bence. Aşık olunan kim olursa olsun AŞK içimizde yaşayan gerçeğin ta kendisi.

Gelelim sanal aşkı yaşayan arkadaşlarımdan birinin sorduğu soruya;
“-Neden ona dokunmak istiyorum.”
Bence yanıtı çok basit. Aşk beden kimyasından bağımsız değildir de ondan. Anomalisi olmayan yetişkin her insanda seks hormonları (kadında östrojen ve erkekte testesteron ) mevcuttur. İnsanın yaradılış nedenlerinden en önemlisi olan üreme yetisi ve ihtiyacı bu hormonlar sayesinde vardır. Aşk ise hormonların en güçlü motorudur. Elbette aşık olan her normal insan, aşık olduğu kişiye dokunmak, daha da önemlisi onunla seksi yaşamak isteyecek. Ama sanal aşklarda seksi yaşamak aşkın tırmanma sürecini hızla sonlandırabilir. Ve belki de, (..ki sanal dünyada çoğu kez yaşanan budur) kavuşma, aşkın farklı parçalara ayrılmasına, hatta büyük ihtimalle negatifleşmesine neden olacaktır. Her şeye rağmen aşk bir risktir.

A^K NED0R? . * SanaL A^K * . [Ar_iv] - Misafir Board.


12 Mart 2008 Çarşamba

RÖTUŞ

RÖTUŞ


Kentin en ünlü fotoğrafçısının yanında çalışıyordu Kerem. Tam yedi yıl önce daha 15 yaşındayken babası sokmuştu onu bu işe. “Okutamam seni bari sanatın olsun elinde” demişti. O gün bugündür askerlik hariç her günü bu stüdyonun karanlık odasındaki masal diyarında geçiyordu. İşini çok seviyordu Kerem. Bir de sık sık fotoğraf çektirmeye gelen yeşil gözlü kızı çok seviyordu. Hani şu kentin en zengin, en ünlü sanayicisinin büyük kızını.

O gün yine gelmişti. Üniversiteye başlayacakmış. Belgeler için gerekiyormuş fotoğraf. Nasıl da heyecanlıydı kız ve nasıl da güzeldi. Özene bezene çekti fotoğrafı . Işık yönlerini ve arka fonu değiştirerek birkaç poz üst üste çekti.

Filmin banyosunu yaptıktan sonra sıra rötuşa geldi. Sanki sevdiğinin tenine dokunuyor, onu okşuyor gibi masum bir coşku ile ustasından öğrenmiş olduğu bütün incelikleri kullanarak yaptı işini. İşi değil aşkı idi aslında. Parmak uçlarında sevdası, yanık sesinde bir Kırşehir türküsü.. Uzun uzun sevdayı filme işledi.

Zülüf dökülmüş yüze amman
Kaşlar yakışmış yüze amman..

Genç kızın sağ gözünde, tam kirpik dibinde bir siyah ben vardı. Adı gibi biliyordu Kerem. Sevdalısı bu beni hiç sevmiyordu. Utanıyordu ondan. Ama ne kadar makyaj da yapsa bu beni saklayamazdı ki.. Filmin üzerindeki minik beyaz noktacığı ustaca kararttı. Sonra büyük bir dikkatle baskıya aldı. Ve vesikalık resmi kartpostal boyutuna büyüterek sevdiği kıza küçük bir hediye hazırladı. Kerem, bunun kıza verdiği ilk ve son hediye olduğunu bilmiyordu. Çünkü sevdiği kız kent dışına üniversiteye gittikten sonra İstanbul’lu bir iş adamıyla evlenecek ve bir daha bu kente dönmeyecekti.

***

Bebeğin, bez-metal karışımı türünden beşiğini sallarken çıkan ritmik sesler Liszt’in piyanosunun tuşlarında gezen bir ezgi gibi düşüyordu kulağına Gülveren’in. Oysa Gülveren hiç Liszt dinlememişti. Zaten son zamanlarda hiç olmadık hayallarin içinde buluyordu kendini. Bu bakıcılık işine başlamadan önce annesinin bulduğu evlere temizliğe giderlerdi kız kardeşiyle. Gün boyunca durmaksızın çalışır, kentin ileri gelenlerinden olan çoğu süslü, boyalı ve alabildiğine kaprisli kadınların azarlarını işitir, ellerine geçen gündeliği de bir kuruşuna dokunmadan götürüp annelerine verirlerdi.

Kardeşi Kiraz dünya tatlısı bir kız. Tıpkı Liz Taylor gibi masmavi iri iri gözleri var. Onun yanında rüzgar esse uçacakmış gibi cılız mı cılız kalıyor Gülveren. Ama yine de aynaya baktığında kendini beğenmiyor değil.. En çok da yeşil gözlerini seviyor.

Tuhaf olan bir şey var aslında. Çok düşünüyor bunu ama işin içinden çıkamıyor. Ne kardeşi ile ne de annesi ile hiçbir benzerliği yok. Üstelik babaları hakkında da hiçbir şey bilmiyorlar. Anneleri “Öldü” diyor. O kadar.

Gülveren 19 una yeni girdi. Kardeşi ise 16 yaşında. Kiraz masmavi gözlü, Gülveren de yemyeşil… Ama anneleri koyu mu koyu bir esmer... Hani şu Nazım Hikmet’in betimlediği kadınlar gibi incecik yüzlü kocaman gözlü bir kadın. Bir de tuhaf olan bir şey var ki asla cevabını bulamıyor ve bilincinin ta derinlerinde, o tuhaf bulantı hissi uyandıran ihtimali her defasında başından savuşturuyor Gülveren. İş çıkışları eve gittiklerinde annelerinin hep “Dayınız” diye tanıştırdığı farklı farklı adamlarla karşılaşmaları o kadar can sıkıcı ki...

İçlerinden birini çok iyi tanıyor Gülveren. Kendini bildi bileli İzmir’den gelip evlerinde kalır. İri yarı çam yarması gibi kapkara bir adamdır İzzet Dayı dedikleri. İzzet Dayı da tip olarak kardeşine ya da yeğenlerine benzemez. Küçücük kısık bakan gözleri, hep salyası akacakmış gibi duran ıslak dudakları vardır. İki kardeş yataklarına çekildikten sonra anneleriyle o adam sessiz sessiz kavga ederler. Ne kadar kısık da konuşsa, adamın gümbür gümbür sesi gecenin sessizliğinde yankılanır. Kimdir bu adam. Neden anneleriyle tartışırlar. Bilmez Gülveren. Soramaz da. Gerçeği öğrenmekten korkar belki de.

Birinde Gülveren İzzet Dayı’nın bağıran sesiyle uyanmıştı gece yarısı. “18’ini bitirdi işte. Daha ne bekliyorsun.” Annesinin fısıltı ile konuşmalarını duyamıyor ama bir şeylere karşı çıktığını anlayabiliyordu. “Vallahi alır giderim ruhun bile duymaz. Ben tatlılıkla olsun dedikçe sen kaşınıyorsun kadın” diyordu adam. Çok korkmuştu o gece Gülveren. Ama sabah uyandıklarında İzzet Dayı'nın gitmiş olduğunu anlayınca rahatlamıştı. Ondan sonra bir daha gelmemişti zaten adam.

Gülveren bu duygulara öyle kaptırmıştı ki kendini. Bebeğin uyuduğunu neden sonra farketti. Sessizce kalkıp oturma odasına geçti. Evi toparlamıştı. Yapacak pek bir iş kalmamıştı. Bebek 3 saat kadar uyurdu. Sabah kapıcının bıraktığı gazeteyi aldı eline. Okuması pek hızlı değildi. İlkokuldan sonra okutmamıştı annesi onu. Öğretmeni Nazlı Hanım “Gülveren çok zeki bir kız. Ziyan etmeyelim onu. Mahalledeki Lise müdürüyle görüşelim. Okul aile birliği yardımcı olabilir belki” diye ısrar edip yollar gösterdiyse de annesi kestirip attı.

Hayatı boyunca bir tek insan ona şefkat göstermişti. Nazlı Öğretmen. Nasıl da gözü üzerindeydi. Nasıl da özen gösterirdi Gülveren’e. Bir de şimdi yanında çalıştığı Handan Abla. Tıpkı öğretmeni gibi şefkat dolu bir insandı. Burada olmaktan çok mutluydu ama içindeki, her şeyin ters gideceğine dair kötü duygudan kurtulamıyordu.

Annesi kendileriyle çok az konuşurdu. Genellikle azarlamak için açardı ağzını. Evleri küçük bir baraka idi. Aslında hiçbir evde bir yıldan fazla oturmazlar, hiçbir kentte de 5 yıldan fazla durmazlardı. En uzun yılları onun ilkokulu okuduğu kasabanın kenar mahallesinde geçmişti.
Şimdi ki evlerinin de oturdukları diğer evlerden pek bir farkı yoktu. Bir kamyonete sığacak kadar az eşyaları vardı. Evlerinde hayatı boyunca tel dolap dışında mobilya görmemişti Gülveren. Yalnız çekmecesi ve dolap bölümü her zaman kilitli olan bir etajer vardı annesinin yer yatağının yanında. Bir gün her nasılsa açık kalan çekmeceyi karıştırmaya kalkışmış annesinden adam akıllı bir dayak yemişti. Hem de oklava gibi bir dal parçasıyla.. O gün bugündür yanına yaklaşmadı etajerin. Göz ucuyla gördüğü kadarıyla diploma, nüfus cüzdanı ve şekline bakıp anlayamadığı türden belgeler vardı çekmecede. Bir de simsiyah bir tabanca.
Onu korkutan annesinden yediği dayak mı yoksa tabancanın belleğinde kalan görüntüsü mü bilinmez, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, çok merak etse de o çekmeceyi açıp içinde ki nüfus cüzdanına bakma cesaretini bir daha asla bulamadı.

Gülmeyi hiç bilmemiş miydi Gülveren? Yoksa yaşadıkları yoksulluk ve sevgisizlik mi ona gülmeyi unutturmuştu bilinmez. Ama hep hüzünlü hep ağlayacakmış gibi bakardı gözleri.

Eskiye ait, hele bebekliğine ait hiçbir soru soramazdı annesine. Oysa Handan Abla’nın kızına bakmaya başladıktan sonra gördüğü rüyalar bile tuhaflaşmıştı. Hatta az önce beşiği sallarken derinlerden gelen o çok tanıdık melodinin Liszt'in Macar Rapsodisi olduğunu nereden bilebilirdi ki… Rüyasında hep uzun sarı saçlı bir genç kadının gülümseyerek kollarını uzattığını ve üzerine doğru eğildiğini görüyordu. Bazen rüya görmesine bile gerek kalmazdı. Kendini her tarafı çiçeklerle kaplı bir patika yolda kahkahalarla koşarken bulurdu hayalinde. Anlık bir görüntü şimşek gibi çakıp kaybolurdu her defasında.

Birinde işten eve dönerken Kiraz’la kaçamak yapıp yolarını uzatmış ve vitrinlere bakmışlardı. Gülveren en çok oyuncakçıları severdi. O gün vitrine bakarken gördüğü bir oyuncak bebek için. “Bak Kiraz” dedi. “Bu benim bebeğimin eşi..”

Kiraz ; “Abla sen delirdin mi, biz kim bu bebek kim..” deyip nasıl da kahkahalarla gülmüştü. Oysa Gülveren zaman zaman kendi aklından kuşku duyduysa bile adı gibi emindi o bebeğin kendi bebeği olduğundan.

Kapının zili çaldığında sıçradı yerinden. İçinde tuhaf bir korku büyüdü.

****

Telefon çaldı. Her zamanki gibi şef açtı telefonu. Ve Handan’a uzattı. Telefonun diğer ucunda Handan’ın yalnızca merdivende karşılaştıklarında selam verip ayaküstü hal hatır sorduğu komşusu Safiye Hanım Teyze vardı.

“Evladım, sakın telaşlanma olur mu? Az önce senin yanında çalışan kızcağız, kızını bana bıraktı. Acilen gitmesi gerekiyormuş. Meraklanma. Bebeğin mışıl mışıl uyuyor.”

Handan ilk şoku atlattıktan hemen sonra izin isteyip Safiye Teyzenin yanına koştu. Kızı hala uyuyordu. Safiye Teyzenin anlattığına göre Gülveren yanında ızbandut gibi bir esmer adamla gitmiş. Bir daha gelmeyeceğini söylemiş. Özür dilemiş. Ağlıyormuş. Ama yanında ki adam “Kes kız sesini” diye uyarınca korku içinde susup alelacele inmiş merdivenleri.

Handan’ın eşi ertesi gün Gülveren’in ne olduğunu öğrenmek amacıyla evine gitmiş ancak evi bomboş bulmuştu. Komşular biraz da yüzlerini buruşturup omuzlarını silkerek “Nereye gittiklerini bilmiyoruz. Gece toplanıp gitmişler” şeklinde yanıtlar vermişti. Handan için yapacak tek şey yeni bir bakıcı bulmaktı.

****

Gülverenin gidişinden yaklaşık dört yıl sonraydı. Safiye Hanım ölmüştü. Safiye Hanım’ın kızı Zuhal, annesinin eşyalarını toplarken Handan da yardıma gitti. Aslında ev toplamıyor adeta anılarını yeniden yaşıyordu Zuhal. Bu evde kocaman bir tarih vardı. Ve kim bilir Safiye Hanımla birlikte tarihin sayfalarına neler neler saklanıp kalmıştı. Köşedeki gramofon dikkatini çekti Handan’ın. “Çalışıyor mu?” diye sorduğunda Zuhal çalınmayı bekleyen plağa iğneyi ustaca yerleştirdi. Gramofondan Liszt'in Macar Rapsodisi yükseliyordu şimdi.


“Annem bizi hep bu melodi ile uyuturdu” dedi Zuhal, annesinin sandığında bulduğu bir tahta kutuyu açarken. Bir tutam fotoğrafı çıkarıp Handan’a uzattı. 3 yaşlarında inanılmaz sevimli bir kız çocuğunun fotoğraflarıydı bunlar. Çoğu stüdyoda çekilmişti. Handan çocuğun kirpik diplerindeki beni farketmedi hiç. Fotoğrafların arasında bir de kartpostal boyutuna büyütülmüş siyah beyaz bir vesikalık resim vardı. Fotoğrafın üzerindeki tarih 1975 idi. Yani 20 yıl öncesi. Handan fotoğraftaki genç kadına takılıp kaldı. Tanıyor gibiydi. Özellikle kadının gözleri Handan’ın belleğini karartan foyayı sıyırıyor ama bir türlü görüntü netleşmiyordu.
“Kim ?” Diye sordu. “Ablam” dedi Zühal. “Yeğenim kaybolduktan bir süre sonra toprağa verdik onu”

Zühal iç içe yerleştirilip ambalaj lastiği ile tutturulan gazete rulosunu nemli gözlerle tek tek açtı. “ Yeğenim” “ablamın kızı”.. diyerek kupürleri Handan’a verdi.

Ünlü iş adamı A.Ö. nün 3 yaşında ki kızı kaçırıldı.
Emniyet teşkilatının tüm aramalarına rağmen Ünlü işadamı A.Ö nün küçük kızı bulunamadı.
Ünlü işadamı A.Ö nün kızından umut kesildi..
Üç yıl önce kızı kaybolan ünlü iş adamının eşi geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak hayata veda etti, şeklinde haberlerdi bunlar.

Olumsuz yanıt alacağını bile bile aptalca sordu Handan “Bulamadınız mı?”

Zuhal sadece başını “Hayır” anlamında iki yana salladı.
......

Handan elindeki siyah beyaz resme bir daha bir daha baktı. Fotoğrafçı rötuş yaparken tam kirpik dibindeki beni kamufle etmemiş olsaydı belki de fotoğrafla yıllar önce kızına bakıcılık yapan Gülveren arasında ki bu inanılmaz benzerliği farkedecekti.

Yazar:Gülsüm Güven

08 Mart 2008 Cumartesi

HAYAT ÇOK KISA

Dün gece saat 22.00 sularında oturduğum semtin ara sokaklarından eve doğru yürüyordum. İnsana kızgın kumlardan suya atlamış duygusu veren yumuşacık bir serinlik vardı havada. Gecenin karanlığından korkup da sinmiş olduğunu sandığım kentin egzoz dumanına karışmış öldürücü kokuları, yerini toprağın, çimenin, çiçeğin kokusuna bırakmıştı. Sokak lambalarının son derece yetersiz kaldığı karanlık kaldırımlar oldum olası arkadaşımdı ya.. Bu gece onlarda da tuhaf bir heyecan vardı. Hani mezuniyet balolarında ayrılığın hüznünü diploma sahibi olmanın gururuna karıştırdığımız gecelerdeki gibi kirpikleri gözyaşlı bir tebessüm gibiydiler.

Bahçe duvarını aşıp bana doğru eğilen gül dalını görmemişim. Saçlarım dikenlerine takıldığında farkettim onu. Beni korkutmaya çalışan muzip bir çocuk edasıyla canımı yakmadan çabucak bıraktı saçlarımı. O zaman dallardaki muhteşem gülleri gördüm. Kestane ağacının yaprakları arasından usulca uzanıp üzerlerine yansıyan sokak lambasının ışığında birer düş ateşi gibiydiler. Bedenimi bir kenara bırakıp yalnızca ruhumla var olmak istediğim nadir anlardan birini yaşıyordum.

Yaz bitiyordu. Tadına doyamadığım bir daha üzerime doğup doğmayacağını bilmediğim yaz güneşi veda hazırlığındaydı artık. Ağaçların yaprakları gece yeşili renklerini soyunup sarıları giyinmeye hazırdı. Sonbahar yağmurları başlamıştı bile. Üzerlerine basmaya kıyamadığım çimenler yakında kar altında kalacak ve ben yine kapalı mekanlara tutsak olacaktım.

Ölüm geldi aklıma ansızın. Yaz güneşinin ayrılığına dayanamazken dünyadan tümüyle ayrılma korkusu bürüdü her yanımı. Kışta ölenlerin bir sonraki yılda yeniden dünyaya geleceklerini düşündüm. Biz de yalnızca kışın ölüp yaza tekrar doğanlardan olsak diye geçirdim içimden. Ama sonra hiçbir canlının yeniden doğmadığı sadece kendi neslinin yeni ürünlerini verdiklerini anımsadım. Yeniden doğduklarını sandığım hiçbir yaprak yada çiçek ölenin kendisi değildi ki..

Bu dünyayı genç yaşta terkeden insanlara göre ben çok şanslıydım aslında. En azından yaşadığım dünyanın tüm negatiflerine karşın yaşamaya değer muhteşem yanlarının da bilincine varacak kadar yaşadım. Yine de ölümün yüzü çok soğuk..

Kaldırım taşları şekil değiştirdiğinde eve iyice yaklaşmış olduğumu farkettim. Sevdiğim düştü yüreğime kor parçaları gibi. O da yaz yeşili örneği avuçlarımdan kayıp yıldızlara karışıyordu uzakları düşündüğümde. Esen meltemin saçlarımdaki sesi onun elleri gibiydi. Ne kadar özlüyordum ve ne kadar yalnızdım onsuz. Onunla gezdiğimiz bütün yollar, yollardaki bütün ağaçlar ve çiçekler bu arsız acıyı benimle yaşar gibiydiler. Ve sanki onlar benden önce yollara dökülüp benden de çok gözlüyorlardı onun yolunu. Evimin kapısını açarken yüzüme vuran sıcak tüm sessizliğiyle onsuzluğumu haykırıyordu. Yüreğim bir hainin parmakları arasında ezilircesine sıkıştı.

Çantamı atıverdim bulduğum ilk boşluğa. Susamıştım. Bardak aramak yerine musluğu açıp elimi altına koydum. Avuçlarımdan içmeye başladım suyu. Tıpkı çocukluğumda kızgın Akdeniz güneşinde tulumbadan içtiğim su gibi... Su... sevgi kadar dupduru, sıcak gecelerde en serin ve kışın ayazında en ılık ten gibi. Onu çok özlüyorum..

Hayatı sorgulamadan, olduğu gibi yaşamayı hala başaramadığım için içimde başlayan kavgaya da dur diyemiyorum. Bir yanım bana içinde bulunduğum güzellikleri hatırlatmaya çalışıyor, diğer yanım hasretin yangınında avaz avaz.. Yüzü gitmiyor gözümün önünden. Yalnızca onun yüzüne odaklamış kamera gibi beynim. Göz kırpışı, gülümseyişi, çocuk kahkahası.. sevecen bakışları.. Ve vedalaşırken gözlerimden kaçırdığı gözleri.. Ayrılık vakti yaklaştığında benim soluk almadan konuşmalarıma karşın kilitlenen ve bir daha aralanırsa ağlamaya başlayacakmış gibi duran dudakları.

Sıkışan yüreğimi koparıp atmak istiyorum. Metalik cihazların aracılığını yaptığı konuşmalarımızı da sevmiyorum. Yine de bugün hiç aramamış olması korkutuyor beni. Üstelik cep telefonu kapalı ve evi cevap vermiyor. Bu ilk kez oluyor diyemem. Ama bu gece çok huzursuzum.

***

Tam duş almaya karar verdiğim anda kapımın zili delice çalındı. Öyle ısrarlı çalıyordu ki inanılmaz bir korkuya kapıldım. Polis Memurlarıydı kapımdakiler. Beni alıp Hastaneye götüreceklermiş. Onu teşhis etmem gerekiyormuş... Şok bu olsa gerek. Çünkü sonraki dakikaları hatırlamıyorum. Hastanede bana gösterdikleri çanta onun çantasıydı. Morga doğru yürürken düşündüğüm bir tek şey vardı. En kısa yoldan ölüme gitmek. Polis Memurları ve lacivert formalı bir hastane görevlisi bana eşlik ediyordu ama ben onlara ayak uyduramayıp geride kalıyordum hep. Aydınlık koridorları geçip bir asansörün başında durduk. İnanılmaz bir sessizlik vardı. Hastane görevlisi “Beni bir dakika bekleyin evrakları unuttum” deyip aceleyle ayrıldı yanımızdan. Onun arasından bakıyordum. Göz alabildiğine uzun bir koridorda yalnızca o adamın ayak seslerinin yankısı vardı. Sonra o adam ansızın kayboluverdi. Ama onun yerine bana doğru topallayarak gelen bir başka siluet göründü. Artık sanrılar başlamıştı. Kolu sargılı iri yarı adam Saba’nın ta kendisi idi . Oydu. O olmalıydı. Direncimi yitirdim. Yaslandığım duvarın yavaşça kaydığını ve ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Koyu bir karanlığa gömülürken duyduğum sesler arasında onun sesi serin bir gölge gibi yaklaşıyordu bana.

***

Kendime geldiğimde gerçekten de kapım çalınıyordu. Bense divanın üzerinde tostoparlak olmuş, sokak giysilerimle üstüm açık öylece yatıyordum.. Kâbusmuş gördüklerim. Yalnızca kabus..

***

Düşünüyorum da.. Ayrılıkların çoğu hiç nedensiz ya da çok gereksiz nedenler yüzünden yaşanıyor. Toplum yasalarının sunduğu gerekçeler, ya da bireylerin kaprisleri veya parasal kaygılar.. Hep ölümün çok uzağındaymışçasına yaşanan uzun bekleyiş dönemleri.. Eğitim düzeyleri, yaşları, maddi durumları ya da sosyal statüleri uyumsuz diye sevgililerin önlerine konan acımasız yasaklar. Din ve ırk engelleri. Her şey uyum içinde olsa da her şeyin en iyisi olsun diye yaşamdan çalınan uzun hazırlık dönemleri.

Yazık edilen güzelim sevdalar, sevdalılar. Yakılan yürekler, yıkılan hayaller.. Değmiyor. Sevdayı bitimine yaşamak için sevdayı bitirmeye değmiyor.. Sizce de öyle değil mi?

İYİ Kİ GÖRMEDİN BABA

İçmiyorum sadece, çiğniyorum sigarayı sevişir gibi. İçimde depremler bol keseden. Yıkılışlarını gülerek izliyorum yaşadığım yılların. Aklıma aşk sandıklarım geliyor. Daha çok gülüyorum. Alay ediyor gözleri benimle, ben onunla daha da büyük eğleniyorum.
Kiralık evin tahta doğrama penceresi asla kapanmıyor. Sızıyor sonbaharın ıslak rüzgarı sırtıma. Kiralanmış yüreğim öylesi başkasına ait. İçim titriyor. Ben yine gülüyorum ama şiirler saçma sapan ağlıyor.

Baba..! biliyor musun? Ben hala yaşıyorum. Aklıma yıllar öncesinde sende ki çocukluğum geliyor. Kolların sıcak mıydı sahi? Seni özlüyorum kimseyi özlemediğim kadar. Hatırlar mısın? Ben anne olduktan sonrasında bile titreyen sesimle sana sığınışımı. Hani Akdeniz’in kudurgan hallerinde fırtınalar yaşardık. Camlar kırılırdı tatile gittiğimde, artık benim olmayan senin evinde. Hani misafirinken ben, seni uyandırıp “Baba fırtına çok şiddetlendi” derken hala korkularda sana saklanan ve hala çocuğun olduğum anlar vardı ya.. Biliyor musun ben büyümek istemiyorum.

Gecenin en yarısında çöp kamyonunun canımı ister gibi bağırışını da bilmezsin sen. İşte şimdi yine bağırıyor . Bir torba çöp kadarım, bunu anlar mısın? Hatta sen Ankara’yı da bilmezsin. Dahası sen cep telefonlarını da tanımazsın şu anda sessizliğinde öfkemin avazlandığı... Çalmıyor kahrolası... Ben aşığım baba. Ben ilk kez aşık oldum. Sen bilmiyorsun.

Çocuk olayım ne olur, omuzlarında rüzgara teslim olsun saçlarım. Dön benimle başım dönene kadar. Kahkaham Güney’in limon kokularında yankılansın. Sen geri gel çocukluğuma benimle. Ben aşkı hiç bilmeyim. Hiç öğrenmeyim. Ne olursun.

İşte böyle baba bana düşmüş gibi gelen yaşanmışların peşine düştüm.Bugün bana dapdar. İliksiz, düğmesiz beyazlara kalıplandı sevdam, Gavur dağlarında çıkmazlara kilitlendim. Kaçak oynadı aşklar sisli dönemeçlerinde hayatımın. Ben şimdi, ben hazanlara yürüyen yolculuklarda, o hiç sevmediğin sigaram dişlerimin arasında sana sürükleniyorum. Hayıflanmalardayım. Hayatımda tek özlediğim erkek olmayışına, boyumun yarım metrede durmayışına, ben hala çocuk kalmayışıma yanıp dururken tanıdığım o berbat yangın isi aşkla başetme çabalarındayım. Ben büyüdüm, sen görmedin. İyi ki görmedin baba.

Ben'in Her Hali

Dün bir mail aldım arkadaşımdan . Kocca mektupta bir tek cümleye fena takılıp kaldım. “HİÇ ÖLÜMLÜ GERÇEK OLUR MU?”

“Ölümlü, yani zaman içinde başlangıcı ve sonu olan, başka bir deyisle doğan ve ölen her ne varsa gercek dışıdır. Zaman da bunlara dahil” demek istemişsin. Ya da ben boyle anlıyorum.

Biliyorum. Ben bunu biliyorum. Bunun doğruluğundan hiç kuşkum yok. Ama anlatamıyor ve bunu anlayanlarla biraraya gelip konuşmanın keyfini bir türlü yaşayamıyorum. Belki de en kalabalıklarda bile yakamı bırakmayan şiddetli yalnızlığım bundan.

Birileri gerek bana, hiç söylemeden anlatacak, hiç dinlemeden anlayacak birileri. Ahkam kesmeden, sıfatlara takılmadan. Tıpkı kendisi gibi..

Diyorum ki. Eğer geçiciliğimizin bilincinde olsak ama sapına kadar bilincinde olsak karşıtlık diye bir şey kalmayacak. Gerçeğin izdüşüm hali kalkacak ortadan. Yalnızca gerçek kalacak. Gerçeğin içinde olmanın tek yolu bu. Bilinç.. Herbirimizde aynı ölçüde var olan ama paketlenmiş halde bulunan bilinç..

Şu halime bakıyorum da. Nelere feryat etmekteyim. Nelerin kavgasını yapıyorum hiç gereksiz. Kimlere laf atıp ne pahasına, ‘ne için’ini bilmediğim protestolar çekiyorum. Nasıl da kabusum oluyorum durup dururken.

İnsan geçici. Evren boyutsuz. Bütün “...izm”ler palavra. Narsizim, nihilizm, sufizim, satanizm... Bir şey daha biliyorum.. “En ben” en bedensiz benim..

Türkiye.. Vatanım. “Ne alaka?” dediniz biliyorum.. Ama uğrunda canımı vereceğimi bildiğim bir isim bu.. Uydu kanalıyla çekilen bilmem kaç kez küçültülmüş fotograflarda 1 cm2 lik yer kaplayan bir toprak parçası nihayet. Ama bir ucundan digerine yaya yürü de göreyim seni kızım. İşte neye göre iri, ya da minik olduğunu tartışmaktan korktuğum boyut kavramı. Bir büyüğe göre mikroskop altında bile görünmeyecek kadar küçük olduğumu anlamıyorum. Anlamıyorum da niye varım o zaman.

Ve “can” denen şey. En önemli varlığımız yani. Ve ölüm. Üstümüzdeki tüm ağırlıkları soyunduğumuz, en çıplak, en yalın halimiz. Biz kimiz?

Oysa “ben” in en karmaşık halindeyken hissediyorum kendimi. En büyük kavgalarda ben, ben oluyorum. Kötüyü imbikleyip ayırma sevdam, sevgiyi elle tutulur boyuta taşıma kaygım, bildiğim doğruları savunmak uğruna gündüzü geceye katışlarım, elimde sigara en saf hallerime duman bulaştırmaya kalkışmalarım. Hasretlerim ve hasrete neden olanlara öfkem. Ve içinde –öyle ya da böyle- yaşadığım bugünüm.

Ekonomik kriz.. “Kendiliğinden” olmuş gibi algılamamızı sağlamaya çalışan, bir de utanmadan “Turkiye için seve seve” sloganını üretenlere duyduğum isyan. Sanki bir doğal afetmiş de boyun eğmem şartmış gibi.

Karşıtlık.. Sükunete karşı öfke, sevgiye karşı nefret, iyiye karşı kötü. Ne kadar negatif duygu varsa hepsini savurduklarında üstüme, ben ben olduğumu daha çok hissediyorum.

İler tutar tarafı kalmamış bir toplumda kendimi aramanın boşunalığını yaşıyorum işte. Ve gerçekleri aramayı erteliyorum yeniden yeniden. Şimdi en gerçek olan açlık, en gerçek olan hakkımı alabilmek.

Eğitim, Ekonomi, Adalet, Demokrasi..... Nasıl da çarçur edilmiş... Önümde insan denen et yığınından kocaman bir ÇİN SEDDİ..Bir tarafında ben, bir tarafında insanca yaşamanın gerektirdiği her şey. Dışarıda yağmur ve fırtınanın ıslığı..

Burası Ankara, ben benin en yalın halinden en karmaşık haline çekiliyorum.

Ben

Bana

Beni

Bende

Benden...

(Bir ben var bende benden içeri.. Bana seni gerek seni.. )


BİR BEN HALİ

Senden hala bir haber yok. Bense durmadan bekliyorum. Aslında neyi beklediğimi de bilmiyorum. İnternete bağlanıp mailleri indiriyorum. 1,3,5, 65… Tek tek açıp okuyorum. Hayır... Yok... Aradığım orada yok... Telefonun zilinde kulağım... Her çalışında ardındaki sesin bana beklediğim haberi vereceğini umuyorum. HAYIR... Hal hatır. Hoş beş... Tamam.

Kapı zili... Kimseyi beklemiyorum bu saatte. Aslında benim kapımın zili hiç mutlu çalmaz. Kapımdaki en mutlu ses anahtar sesidir. Duafondan soruyorum “Kim O..!” “Kuzey Pazarlama” diyor bir erkek sesi... “Üzgünüm hiç bir şeye ihtiyacım yok” diyorum.

Minareden bir ses yükseliyor vakitsiz... Ezan saati değil. Belli ki salâ veriliyor. Bu mu beklediğim. Yo... Ölümün kapımı çalması değil, kendimi sorgulayış saatim gelmiş olmalı. Kendimle hesaplaşmam gerek.

En hain ve en zayıf BEN ile uğraşmayalı çok olmuş. Kapıp koyuvermişim kendimi. Kıştayız biz ama ben kim bilir hangi sonbaharın rüzgârında kalakalmışım. Zamanı aşamıyorum. Ya da hiç ulaşamıyorum. Ben onu kovalayacağıma o beni önüne katmış sürüklüyor.

Ağlamayalı çok oldu. Oysa gözyaşının ruhu nasıl temizlediğine pek çok şahit olmuşumdur. Bir yerde kocaman bir hata var. Belki de birinin, bir resmin ya da bir şiirin beni vurmasını bekliyorum. Zembereği boşalmış eski mekanik saatler gibi durmuş tüm işlevselliğim.

Kitap.... Elime hangisini alsam bomboş bakıyor gözlerimin içine içine. En çok satanlar: “Harry Potter” “Brigitte’nin günlüğü” “Safiye Sultan” ... Neden bana deli saçması gibi bomboş geliyorlar.

Leo Buscaglia ilişiyor kitaplıkta gözüme. Ve Sevgi’ye takılıyor ayağım. Tökezliyorum. Toparlamaya çalışıyorum kendimi... Boşuna. Ayağımın altında kocaman bir boşluk… Yükseliyor muyum, düşüyor muyum anlamıyorum... Tutunmalı mıyım? Sanmıyorum. İçimde bir hiddet büyüyor. Geçmişin üzerine tüm ağırlığımla basıp, çiğnemek istiyorum. Oysa çok hafifim... Shrödinger’in Kedisi... Evrene yeni bir bakış. Bana göre fiziğin, eskilerle kıyaslandığında en akılcı felsefesi. Varlığın en akla yatkın tanımı... Kuantum fizik ve Fuzzy Mantık...

“Dur dur... Dalma yine kızım” altından kalkamadıkların bu yüzden değil mi... Bu dalıp gitmeler değil mi havasız kalmışçasına boğulduğun anların nedeni? Ya da akmamakta direnen gözyaşlarını kaybediş nedenin…

Bazen iyi ile kötüyü imbikten geçirmeli diyorum. O kadar içiçeler ki... Oysa tüm dengeler bozulur o zaman. Bunu adım gibi biliyorum. Al yuvarları akyuvarlardan ayırınca kan kalır mı ki...? Evren zıtlıklarla koruyor dengesini. Yani, evren varsa zıtlıklar sayesinde var. (Yine kelimelerin ucu kaçıyor elimden ve en vurucu kelimeyi bulup yerine yerleştiremiyorum.) Oysa anlaşılır olmalı yazdıklarım. Çünkü çok önemli. Tüm kavramlar kendi negatif yansımalarının içinde tanımlanabilir. Biri yoksa diğeri de var olamaz. Öyleyse bizim varlığından haberimiz olan her şey gibi “Evren”de bir yansıma... İşte soruyu buldum...

Evren bir yansıma ise, GERÇEK nerede?

Beklediğim hala gelmedi. Ve ben hala neyi beklediğimi bilmiyorum...