LİMON ÇİÇEKLERİ

Sen, benim Akdeniz'in limon bahçelerinde büyüdüğümü bilirsin.

Şiirin Devamı

Ziyaretçi Defterim

Merhaba; Ben Zipzip. Eğer müziği susturmak isterseniz ortadaki çift çizgiye tıklayın Tamam mı?

music player

13 Şubat 2008 Çarşamba

Sanal Ölüm

GÜLSÜM GÜVEN
19.Mart 2000 Radikal Gazetesi

Kadın 40'lı yaşlarında... Yüreği, kar beyazı soğuklara terk edilmiş ama inat bu ya hâlâ sımsıcak. Düşünceleri kâh hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kâh aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır kıpır, içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine "Bana ne" ifadesinde.
Kıpır kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya...

İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz... Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi "Hooop" havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkek 30'lu yaşlarda. Hırslı. Kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle... Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de... Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden...
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak, sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında... Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan; -N'olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız... "Bilmiyorum" der. "Bilmiyorum".
Artık sorgulamalar başlar duyguları ... "Bu nedir?... Bunun adı ne..?" Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak... Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya... Beklemese karabasan denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... "Beni ignore et. Ne olur bunu yap."
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre. Susar ekran. Susar kadının yüreği... Ölüm anıdır bu. Verilen son nefestir
sanki..
"Sevdam HAYIR dese", "Sensiz yapamam dese" diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan "Netten çıkıyorum o zaman" "Hoşça kal"
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının
"Hoşça kal" Düşer bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR.....

AYRILIK NE DEMEKMİŞ ANLADIM

Yüreğinde dumanı tüten ateş ve ortasında kara bir taş.. Üşümek en terli gecelerde bile. Geceyi gün, günü gece gibi yaşamak ayırt etmeksizin ışığı karanlıktan. Aleve tutunmak ve yanmamakmış ayrılık.

İlk kez ölümden korkmamak ve yaşamaktan ala konmak. Hayatı hiç alışmadığım gibi zorunluluk saymak, hiç esmeyen rüzgarı kirpiklerimde, hiç kopmayan fırtınayı saçlarımda hissetmekmiş. Boşluğa tırmanmak ve karanlıkta boğulmak. Tersine yürümek zamanı, sana giden bütün yollarda geri geri koşup yine sana çıkmak, çiçeklerden, çağla ağaçlarından, mandalina bahçelerinden kaçmak, kuş seslerinde çığlık duymakmış ayrılık.

Baktığım her yerde senin gözleri yitik fotoğrafını görmek, başkalarının sunduğu sevgiden ise dehşetli korkmakmış. Sorulacak sorusu, görülecek düşü kalmamak, saate hiç bakmamak, takvimlerin yok edilmiş rakamlarında boşluk olmak. "Hiç" in anlam kazandığı yer, zamanın sıfır noktasıymış ayrılık.

Es kaza pencereden bakarsam, minik kedi yavrusunun ürkek bakışlarından medet ummakmış ayrılık. Kaymak... en deli hızla kayarken boşluğa, tutunacak kimsesi olmamakmış ayrılık. Ve o denli çaresiz kalmak ki çare bile arayamamakmış. Hiçbir yere sığamamak, hatta gözyaşını dökecek yer bile bulamamakmış ayrılık. Ağzını açıp, hiçbir şey söyleyememek, çırpınıp, çırpınıp hiç kıpırdayamamakmış.

Bu Kadar da Olmaz ki...!

Sabah saat 8:30 da uyandım. Başımı kaldırmak gelmiyor içimden. Hadi dedim 5 dakika daha… 5 dakika sonra uyandığımda saat 9:30 du I-ıh.. güne başlamak istemiyorum.. Bir daha uyudum. Nihayet saat 10:30 da kalktım. Banyoya gittim doğruca. Kapıyı açtım açmasına ama kapatamıyorum bi türlü. İlk alındığında ıslakmışmış tahtalar. Aradan 10 yıl geçmiş.. Kurumuşlar ve gönyeleri bozulmuş muş.. Yapacak bişi yokmuş. İttim kapıyı elimle zarifçe.. Olmadı. Trink.. Trınk.. Bir daha kuvvetlice ittim.. Trrrrrrrrrrink..Trınk..

Yapanında alanındaaa…. Deyip olanca gücümle çarptım kapıyı.. I-ıh.. Trink bile demedi. Geri çekildim.. Sonra da yavaş yavaş yaklaşıp son anda küüüttt.. diye vurdum tam kilit yerine.. Hah haaa.. Kapandı.

Bizim banyoda tuvaletin çevresinde envai türden fare donanımı vardır. Kapanlar.. Çeşit çeşit yemler.. Yarı kapalı gözlerimle onları kontrol ettim. Fare filan yok. Yüzümü yıkamaya geldi sıra. Açtım musluğu Elimi altına koymamla çığlığı basmam bir oldu. Sıcağı açmışım. Benden hemen önce birileri kullanmış olmalı ki suyun en sıcak tarafı bana denk gelmiş.

Neyse.. Üfleye üfleye yıkadım yüzümü. Sonra tamamı açılmış olan gözlerim aynaya ilişti.. Yuh yani.. Bu ayna ki tuhaf yaratık ben miyim.. Alırsın tokayı burarsın saçları hoooppp.. Toplanır böyle. Bu arada dün et doğrarken parmağımıda doğradım. Yara bantı ucundan açılmış.. Sallanıp duruyor. Bi de ıslandı mı.. İyyykkk.. Değiştirmeliyim. Giyinmeliyim. Yatağı toplamalıyım. Kahvaltı ve hemen sonra yemek pişirmeye girişmeliyim.

Günde 3 defa sofra kur 3 defa sofra kaldır 3 defa bulaşık yıka, 2 defa ara öğün çöplerini topla.
Niye güne uyanmak istemediğim ortada değil mi? Neyse yemek pişirme faslına kadar ağzımı bıçak açmadı. Zeytinyağlı biber dolması.. Önce Biberleri yıka. Sonra bir bir kafalarını çıkar. Hıh.. kolaysa çıkar. Sapları yok. İtiyorsun içeri doğru. Cırt.. kenarlarından ayrılıp içine giriyor kafa.. Sonra çıkar çıkarabilirsen.. Ankarada sular yok.. 2 hafta oldu hala çile çekiyorlar. Bu işin içinde başka bişi olmalı. Sabote ediyor birileri. AB kapısını aşındıran MUASIR MEDENİYYYYETLER BAŞKENTİNDE su yok. Külahıma yutturun siz benim. Yine dış güçlerin oyunudur bu..

Vaw.. çıksana be biber kafasımısın nesin. Ahhaa… Yırtıldı biber. Be hey Allahın şeker kızı.. biberlerle uğraşacağına dolma içini hazırlasana. Soğanlar.. Kabukları bir türlü soyulamayasıcalar. Zaten elimi kesmişim.. Emin Çölaşan ı Hürriyetten kovmuşlar. Adamın son yazısında konu ettiği şey tam bir dehşet filmi gibi… Bir dergi kapağı… Oy sandıklarını anıtkabir şeklinde. Sandık deliğinden 6 ok fırlamış. Türkiyenin % 80 i Kemalizmden nefret ediyor diye de yazmışlar.. Ve Emin Çölaşan Hürriyetten kovulmuş..

Soğanlar.. Domatesler.. Kuş üzümü. Sunavber.. Accık şeker.. Tuz.. Hani bunun pirincii.. Haaah.. Oldu. Dön şimdi biber kapaklarına . Açıl kapak açıl..

-Gülsüüümm…… (Eşim sesleniyor bahçeden) Tencereyi içeri alıversene..

Olduuu.. Biz burda hazroldaydık ya.. Ellerimiz dolmaya dolacak içle vıcık vıcık değil.. Fırlayıp kapıdan tencere alacaz. Almıyom leyn..

Neyse 1 saat sonunda dolmalar ateşe oturdular. Ben de PC başına .. Eczacıyım ya.. Kapasam da eczaneyi aklım fikrim mesleğimde. Açıyorum Eczacı Odası sitesini. Kapanan eczaneler: 2 Yeni açılan Eczaneler : 3

Ya.. Görmüyor musunuz bu hükümet İMF nin emriyle eczane sayısını yarıya düşürmek için eczacıdan katmerli tost yapmaya uğraşıyor. Eczaneler patır patır dökülüyor.. Siz tutmuş eczane açmaya çalışıyorsunuz. Yazık be kardeşim. En fazla 2 yıl sonra işsiz kalmak için bu kadar sermaye yatırılır mı?

Yemek Pişti. Hatta soğudu. Sofra kuruldu. Eşimle karşılıklı oturduk. O ana kadar bıçak açmayan mübarek ağzım bir açıldı ki sormayın.

—Ahmet..! dikkat ediyor musun? Bilimsel veriler durmadan sapmalar gösteriyor. Mesela sol elini kullananların (oğlumuz sol elini kullanıyor da) matematik kafaları olur deniyor. Ama bak… Ali’nin kafa matematiğe hiç basmıyor. Tam tersi ver önüne yabancı dilleri iki günde bir dil öğrensin.

-Ya Ahmet biz cinsiyetlere ne kadar tuhaf misyonlar yüklemişiz değil mi? Mesela matematikten, fenden anlamayan erkek bana son derece güvenilmez gelir. Erkek dediğin iyi hesap bilmeli, elektrikten, motordan anlamalı di mi ya. Eli iğne tutmayan kadınlar da kadın değildir bence. İnsan söküğünü terziye mi taşırmış. Alla alla.. Kadın dediğinin on parmağında on marifet olmalı. (yalan haaa.. Küllüm yalan. Dilim çözüldü ya konuşacağım işte)

(Bu arada Ahmet es kaza lafa karıştı. )

-Halbuki dünyanın en iyi terzileri erkeklerdir. Dedi..

-Sahi en iyi ahçılarda erkektir ama kesinlikle bir ahçı ile evli olmak istemem. Kabus gibi bir şey olurdu.

“Niye” dedi Ahmet.

- Niyesi var mı? Adam bütün gün lokantasında yemek pişirecek. Akşam eve geldiğinde de yemeği benden isteyecek. Yetmiyormuş gibi yaptığım yemekleri eleştirecek… Walla gelemem ben öyle şeylere Tencereyi aldığım gibi kafasına dökerim..

Ve nihayet.. Tüm sinirlerimin gevşediği an geldi.. Kahkahalarla gülmeye başladım. Bir taraftan gülüyor bir taraftanda motor gibi konuşuyordum..

Hahhaaaa… Bi düşünsene salçalı bezelyeler adamın kafasından aşağı ne güzel dökülür.. Hahaahhaa… Ay Ahmet ben napıyorum.. Hemencecik bir ahçıyla evlendim. Akşam adam eve geldi. Sofraya oturduk. Yemeğimi beğenmedi. Pişirdiğim yemek bile hazır. Bezelye.. Yemeği kafasından aşağıya boca ettimm… haaahhhhhaaaaa….



Tutun Kızım


Sadece 6 yaşındaydım. O yaz Annem, Kız kardeşim ve ben Hatay’ın Batıayaz Yaylasına büyükbabamın misafiri olarak gitmiştik. Hafta sonu işleri yüzünden aramızda olmayan babam da bize katılmıştı.
Batıayaz bir dağın tepesine kurulmuş şirin bir Anadolu yaylası. Bulunduğumuz yerden izlenen manzara ise nefes kesici. Tepeden aşağılara bakıldığında ormanlık yamaçların ortasında pırıl pırıl akan çay, kendisini izleyenleri çağırır gibi. Sanırım babam da bu çağrıya duyarsız kalamadı.


Dayım, babam, annem, ben ve 2 yaşında ki kız kardeşimle birlikte ormana dalıp çaya doğru inmeye başladık. Kışın oldukça ciddi bir toprak kayması olmuş ilerlediğimiz bölgede. Kayarak, koşarak mutluluktan uçarak çaya ulaştık. Hele de öğle uykusu tutsaklığından sonra ruhumun özgürlüğü yakaladığını hissediyordum. Çocuk yüreğim bir masal diyarında yaşar gibi heyecanlı idi. Çayın dupduru suyuna ayaklarımı soktuğumda çığlık çığlığa bağırarak kahkahalar attığımı hatırlıyorum. Kırk yıl uzaklıktan yanı başıma kadar ulaşan çocukluğumun ender kahkahalarıydı bunlar. Nedendir bilmem ama ben çok az gülen bir çocuktum. Herkesin duyduğu özlemin tersine ben çocukluğuma dönmeyi asla istemedim. Bilinçaltımda sımsıkı sakladığım çocukluğum hakkında bir çok şeyi unuttum gitti. Ama Batıayaz anısı bilincimin derinliklerinden inatla, azimle bilinç üstüne sızmayı başardı.

Herneyse.. Artık dönme zamanı gelmişti. Güneş yavaş yavaş tepenin ardına süzülmeye hazırlandığında biz de yokuş yukarı tırmanışa geçtik. Ama yokuşlar her zaman zordur ve hatta tehlikeli. Biz bu tehlikeden henüz habersiz zemin ile ilişkisini kesmiş toprağa bastıkça geri geri kaymaktan kurtulmaya çalışarak zorlukla ilerliyorduk. Tutunduğumuz ağaçlar bile, kökleri topraktan ayrıldığı için bizimle birlikte gerisin geri kayıyordu. İki adım tırmanıp bir adım geri kayarak ilerlemeye çalışırken saatler geçmiş, hava iyice kararmış, köyün ışıkları uzaklardan minik renkli yıldızcıklar gibi bize göz kırpmaya başlamışlardı ama orman kapkaranlıktı. Rotamızı saptayabileceğimiz tek ipucu köyün ışıkları idi. Zaman geçtikçe umutsuzluk ve korku başladı. Kaybolmuştuk.

Sonra birden ayağımın altındaki zemin de kayboldu. Tutunduğum kuru dal kırılmış olmalıydı. Gökyüzünde, çocuk belleğimin iyice büyüttüğü kocaman bir dolunay vardı ve ben, o kırmızı yuvarlağı bir görüyor bir karanlığın içinde kalıyordum. Belli ki küçük bedenim dağdan aşağıya doğru bir top gibi anlatılamaz bir hızla yuvarlanıyordu. Korkmama fırsat kalmadan babamın güçlü sesinin tüm hücrelerimde yankılandığını hissettim.

“Babacığım, bana ses ver.”
“ Yanına geliyorum yavrum. Neredesin cevap ver”
Cevap veremiyordum, ağzımı açtığım an toprak doluyordu. Ama biliyordum ki babam benimleydi. “Tutun yavrum” diyordu babamın tüm dünyayı kuşatan sevgi dolu sesi.
“Sıkı tutun Kızım”
Tutunamıyordum. Kollarım onlara hakim olamayacağım bir hızla savruluyordu. Çok hızlıydı her şey ve ben hiçbir şey göremiyordum. Ama babamın “Tutun kızım” diyen sesi binlere çarpılıp yüreğimde büyüyordu. Tutunmalıydım. Mutlaka başarmalıydım bunu. Komut o kadar kesin ve babamın sesi o kadar yüreklendirici idi ki.. Kollarıma söz geçirebileceğime inandım ve vücudumun çarptığı bir nesneye tanımsız bir güç ile sardım kollarımı.. İşte o zaman babamın sesinin hayli uzaktan geldiğini anladım.
“Ses ver Gül’üm” “Neredesin Yavrum? Konuş benimle babacığım..”
Olanca gücümü toplayıp bedenimden de büyük bir sesle
“ Buradayım baba. İyiyim” dediğimi hatırlıyorum. Canım babam. Sesimi duyduğunda onun neler hissetmiş olduğunu ancak anne olduktan sonra anlayabiliyorum.
Sımsıkı tutunmuştum. Ama ayaklarım boşluktaydı. Konumum hakkında hiçbir şey düşünmeden babamın bana doğru yaklaşan sesini dinliyor ve sorularını yanıtlıyordum.
“Gülüm, iyi misin yavrum?”
“İyiyim baba”
“Sıkı tutun babacığım.” “Sakın bırakma olur mu kızım”
“Bırakmam baba”
“Konuş benimle yavrum”
“Buradayım baba.”
“Korkma emi benim cesur kızım”
“Korkmuyorum baba.”
“Aferin kızım. Ses ver bakayım.”
“Buradayım baba. Ben iyiyim. Merak etme.”

Derken babamın şimdi bile içimde güç kaynağı halinde büyüyen sesini çok yakınımda duydum. Yanımdaydı artık. Beni kucakladı ve sarıldı sımsıkı.
“Geçti kızım, geçti birtanem” diyordu benden çok kendisini teselli ederek.
“Korkmadım ki..” dedim. Gerçekten de korkmamıştım. Babamın sesinde korunuyordum. Ben yamaçtan aşağı yuvarlanmamıştım ki... Babamın kelimelerle anlatılamayacağım şefkatinde güven içinde oturuyordum.

Bir biçimde köye ulaştık sonunda. Ertesi gün, babam benim tutunduğum ağacın bulunduğu yere kadar gitmiş. Bir de gün ışığında görmek istemiş. Tutunduğum ağaç benim gibi, küçük bir fidanmış. Ama korkunç olan gerçek bu fidanın benim tutunabileceğim son ağaç olduğuymuş. Ondan sonrası sivri kayalarla sonlanan bir uçurummuş. Ayaklarım bu nedenle boşluktaymış.

Evet, benim çocukluğumdan buralara kadar uzanan Batıayaz hikayem böyleydi .

Ben bugün de kırklı yaşlarını yaşayan küçük bir çocuk gibiyim aslında. Ve bugün de altı yaşımda ki kadar çaresizce yuvarlanıyorum hayatın acımasız kaymalarında. Savruluyor kollarım, boşlukta tutunacak yer ararken. “İradeliyim, güçlüyüm” teraneleri arasında olanca güçsüzlüğümü sergiliyor ve uzaklardan babamın sesini duyuyorum.
“Tutun Kızım. Sıkı tutun.”
Evet tutunmalıyım. Tutunmalıyım.. Savrulsam da, her yer kararmış ve yalnızca dehşet veren yangının alevleri aydınlatıyor olsa da yüzümü, ben tutunmalıyım. Babamın tüm hücrelerimde yankılanan sesi “Korkma Kızım” diyor. “Yanındayım.”

Bu kez korkuyorum baba. Bu kez çok korkuyorum. Bu kez ayağımın altından kayan toprak değil, tüm yaşanmışlarıyla bütün bir ömür. Ve baba... sesin yüreğimden avuçlarıma taşsa da artık yanımda olmadığın gerçeğine boyun eğmek çok zor geliyor. Biliyor musun, yine de en yalnız anlarımda bana güç veren tek şey senin “Tutun kızım” diyen sesin oluyor. Teşekkür ederim baba. Beni sevdiğin, beni sevdiğini söylediğin için, babam olduğun için teşekkür ederim.

Dayım, babam, annem, ben ve 2 yaşında ki kız kardeşimle birlikte ormana dalıp çaya doğru inmeye başladık. Kışın oldukça ciddi bir toprak kayması olmuş ilerlediğimiz bölgede. Kayarak, koşarak mutluluktan uçarak çaya ulaştık. Hele de öğle uykusu tutsaklığından sonra ruhumun özgürlüğü yakaladığını hissediyordum. Çocuk yüreğim bir masal diyarında yaşar gibi heyecanlı idi. Çayın dupduru suyuna ayaklarımı soktuğumda çığlık çığlığa bağırarak kahkahalar attığımı hatırlıyorum. Kırk yıl uzaklıktan yanı başıma kadar ulaşan çocukluğumun ender kahkahalarıydı bunlar. Nedendir bilmem ama ben çok az gülen bir çocuktum. Herkesin duyduğu özlemin tersine ben çocukluğuma dönmeyi asla istemedim. Bilinçaltımda sımsıkı sakladığım çocukluğum hakkında bir çok şeyi unuttum gitti. Ama Batıayaz anısı bilincimin derinliklerinden inatla, azimle bilinç üstüne sızmayı başardı.

Herneyse.. Artık dönme zamanı gelmişti. Güneş yavaş yavaş tepenin ardına süzülmeye hazırlandığında biz de yokuş yukarı tırmanışa geçtik. Ama yokuşlar her zaman zordur ve hatta tehlikeli. Biz bu tehlikeden henüz habersiz zemin ile ilişkisini kesmiş toprağa bastıkça geri geri kaymaktan kurtulmaya çalışarak zorlukla ilerliyorduk. Tutunduğumuz ağaçlar bile, kökleri topraktan ayrıldığı için bizimle birlikte gerisin geri kayıyordu. İki adım tırmanıp bir adım geri kayarak ilerlemeye çalışırken saatler geçmiş, hava iyice kararmış, köyün ışıkları uzaklardan minik renkli yıldızcıklar gibi bize göz kırpmaya başlamışlardı ama orman kapkaranlıktı. Rotamızı saptayabileceğimiz tek ipucu köyün ışıkları idi. Zaman geçtikçe umutsuzluk ve korku başladı. Kaybolmuştuk.

Sonra birden ayağımın altındaki zemin de kayboldu. Tutunduğum kuru dal kırılmış olmalıydı. Gökyüzünde, çocuk belleğimin iyice büyüttüğü kocaman bir dolunay vardı ve ben, o kırmızı yuvarlağı bir görüyor bir karanlığın içinde kalıyordum. Belli ki küçük bedenim dağdan aşağıya doğru bir top gibi anlatılamaz bir hızla yuvarlanıyordu. Korkmama fırsat kalmadan babamın güçlü sesinin tüm hücrelerimde yankılandığını hissettim.

“Babacığım, bana ses ver.”
“ Yanına geliyorum yavrum. Neredesin cevap ver”
Cevap veremiyordum, ağzımı açtığım an toprak doluyordu. Ama biliyordum ki babam benimleydi. “Tutun yavrum” diyordu babamın tüm dünyayı kuşatan sevgi dolu sesi.
“Sıkı tutun Kızım”
Tutunamıyordum. Kollarım onlara hakim olamayacağım bir hızla savruluyordu. Çok hızlıydı her şey ve ben hiçbir şey göremiyordum. Ama babamın “Tutun kızım” diyen sesi binlere çarpılıp yüreğimde büyüyordu. Tutunmalıydım. Mutlaka başarmalıydım bunu. Komut o kadar kesin ve babamın sesi o kadar yüreklendirici idi ki.. Kollarıma söz geçirebileceğime inandım ve vücudumun çarptığı bir nesneye tanımsız bir güç ile sardım kollarımı.. İşte o zaman babamın sesinin hayli uzaktan geldiğini anladım.
“Ses ver Gül’üm” “Neredesin Yavrum? Konuş benimle babacığım..”
Olanca gücümü toplayıp bedenimden de büyük bir sesle
“ Buradayım baba. İyiyim” dediğimi hatırlıyorum. Canım babam. Sesimi duyduğunda onun neler hissetmiş olduğunu ancak anne olduktan sonra anlayabiliyorum.
Sımsıkı tutunmuştum. Ama ayaklarım boşluktaydı. Konumum hakkında hiçbir şey düşünmeden babamın bana doğru yaklaşan sesini dinliyor ve sorularını yanıtlıyordum.
“Gülüm, iyi misin yavrum?”
“İyiyim baba”
“Sıkı tutun babacığım.” “Sakın bırakma olur mu kızım”
“Bırakmam baba”
“Konuş benimle yavrum”
“Buradayım baba.”
“Korkma emi benim cesur kızım”
“Korkmuyorum baba.”
“Aferin kızım. Ses ver bakayım.”
“Buradayım baba. Ben iyiyim. Merak etme.”

Derken babamın şimdi bile içimde güç kaynağı halinde büyüyen sesini çok yakınımda duydum. Yanımdaydı artık. Beni kucakladı ve sarıldı sımsıkı.
“Geçti kızım, geçti birtanem” diyordu benden çok kendisini teselli ederek.
“Korkmadım ki..” dedim. Gerçekten de korkmamıştım. Babamın sesinde korunuyordum. Ben yamaçtan aşağı yuvarlanmamıştım ki... Babamın kelimelerle anlatılamayacağım şefkatinde güven içinde oturuyordum.

Bir biçimde köye ulaştık sonunda. Ertesi gün, babam benim tutunduğum ağacın bulunduğu yere kadar gitmiş. Bir de gün ışığında görmek istemiş. Tutunduğum ağaç benim gibi, küçük bir fidanmış. Ama korkunç olan gerçek bu fidanın benim tutunabileceğim son ağaç olduğuymuş. Ondan sonrası sivri kayalarla sonlanan bir uçurummuş. Ayaklarım bu nedenle boşluktaymış.

Evet, benim çocukluğumdan buralara kadar uzanan Batıayaz hikayem böyleydi .

Ben bugün de kırklı yaşlarını yaşayan küçük bir çocuk gibiyim aslında. Ve bugün de altı yaşımda ki kadar çaresizce yuvarlanıyorum hayatın acımasız kaymalarında. Savruluyor kollarım, boşlukta tutunacak yer ararken. “İradeliyim, güçlüyüm” teraneleri arasında olanca güçsüzlüğümü sergiliyor ve uzaklardan babamın sesini duyuyorum.
“Tutun Kızım. Sıkı tutun.”
Evet tutunmalıyım. Tutunmalıyım.. Savrulsam da, her yer kararmış ve yalnızca dehşet veren yangının alevleri aydınlatıyor olsa da yüzümü, ben tutunmalıyım. Babamın tüm hücrelerimde yankılanan sesi “Korkma Kızım” diyor. “Yanındayım.”

Bu kez korkuyorum baba. Bu kez çok korkuyorum. Bu kez ayağımın altından kayan toprak değil, tüm yaşanmışlarıyla bütün bir ömür. Ve baba... sesin yüreğimden avuçlarıma taşsa da artık yanımda olmadığın gerçeğine boyun eğmek çok zor geliyor. Biliyor musun, yine de en yalnız anlarımda bana güç veren tek şey senin “Tutun kızım” diyen sesin oluyor. Teşekkür ederim baba. Beni sevdiğin, beni sevdiğini söylediğin için, babam olduğun için teşekkür ederim.

Sevginin Gül Kokusu

Yaşlı kadın “Neden sanki Hayatıma giren tüm insanlar bende bu kadar derin izler bıraktı?” diye fısıldadı, başını yasladığı buğulu cama doğru.

Gençliğinde yaptığı çılgınlıları düşündü. İşe yaramış mıydı? Belki.. “Yine dönsem, yine yapar mıydım acaba? “ diye sordu kendine... Yapardı. Yine yapardı aynılarını. Deli dolu aşklar yaşamıştı. Yüreğini ilk fetheden erkek on yedisinde girmişti hayatına. Çok hoş bir çocuktu. Uzunca boylu, masum yeşil bakışlı, sıcacık elleri olan şirin mi şirin bir çocuktu. Ne büyük bir sevgi göstermiş, daha da ötesi inanılmaz bir değer vermişti ona. Öğrenciydi daha. Yoksul bir ailenin ikisi kız, dört çocuğundan biriydi. Yoksulluğu umursamadan, ne yapar eder sevdiğini asla belediye otobüslerine bindirmez ve ucuz yerlere götürmezdi. Ne hoş bir insandı o.


“Sonra” diye düşündü yaşlı kadın” ben üniversiteyi kazanıp yepyeni bir dünyaya adım attım.Farklı bir kent, rengarenk bir yaşam biçimi, çevremde dolaşan onlarca yakışıklı.. Onun etkisinden kurtulmama yetti de arttı. Onu terkettim. Hem de hiç gözünün yaşına bakmadan. Hatta üzülüp üzülmediğini bile bilmeden.” Kırk yıl geçmişti aradan ve onu bir daha hiç görmemişti. Yaşıyor muydu acaba?

Üniversitenin ilk yılıydı. O lunapark benzeri cıvıl cıvıl dünyada başına gelebilecek binbir türlü tehlikeden habersiz, yurtta kalan diğer kızlar kadar yalnız olmayı, özgür olmayı istedi. Ama pek uzun sürmedi bu özgürlük. Üst sınıflardan yaşı otuza ulaşmış, baba parasıyla hayat tüketen bir adamın oltasına kolayca yakalandı. Yine deli sevdalara uçtu yüreği. Yine doludizgin sevdi onu. Bir çok genç kızın hayatına girip çıkan bu adama, hayli karaktersiz olmasına karşın, tutulmasının nedeni o kadar açıktı ki.. Ona hükmetmiş, onu çekip çevirmiş, tüm sorumluluğunu üstlenmişti. Olağanüstü bir şefkat görüyordu ondan. Ve kendini güvende hissediyordu.

“İlk terkedilişi onda yaşadım. Doğrusu o denli acı çekmiştim ki.. Dayanılmaz kabuslar içindeydim. Etme bulma dünyası. O yeşil bakışlı şirin insanın ahı bir biçimde çıkacaktı. Çıkmalıydı” diye geçirdi içinden. Ve sonrasını düşünüp muzipçe gülümsedi. Boşuna “Çivi çiviyi söker” dememişler. “Bu acı da fazla uzun sürmedi. Bir ilkbahar sabahı, evlenip yıllarımı aynı yastığa baş koyacağım insanı gördüğüm an gerçek sevdayı tanımıştım. İşte o inanılmaz çılgın aşkı belki de hiç tüketmeden neredeyse çeyrek asır yaşattım içimde. O çok özel bir insandı. Hala da yüreğimin en derin güzelliklerinde yaşar. Çok zor, çok karmaşık ve fırtınalarla dolu bir birliktelikti onunla yaşadığım. Ama tüm ilişkiler gibi bu da yıprandı. Ve hatta kendi ellerimizle ölüme yolladık yaşadığımız tüm güzellikleri. Hiç birimiz diğerinden daha az sorumlu değildik yaşanan sondan. Belki de ömrümün en büyük pişmanlığıdır o.”

Geçmiş gözlerinin önünden hızla gelip geçiyordu. Yaşadığı bu koskoca ömrü sorgular gibi bir hali vardı. Olması gerektiği gibi miydi? Doğru mu yaşamıştı hayatı. Becerikliydi. Ellerini her alanda kolayca kullanabiliyordu. İğneden, fırçaya, müzik aletlerinden tamir aletlerine kadar eline ne aldıysa kendi başına öğrenebilmiş ve kendine yetecek kadar kullanmıştı herşeyi. Yazarak bir çok insandan daha iyi anlatabiliyordu istediklerini. Hayli lirik hoş bir sesi vardı. Güçlüydü belleği gençlik yıllarında. Yarışmayı severdi oldum olası. Yarışacak hiçbir ortam yoksa bile kendisi ile yarışırdı. Anları dolu dolu yaşadı içinkileri asla gizlemeden. Ne gözyaşını ne kahkahasını hatta ne de öfkesini susturmadı hiç. Denemedi bile. ”Saydam yaşadım ben” diyerek gülümsedi Oysa dolu dolu yaşadıklarını bir kefeye koyup tartsa kaç gram gelirdi acaba? Ne bırakıyordu ardından şimdi. Becerilerinin hiç birini değerlendirmemiş, yalnızca kendisine yetecek kadar kullanmıştı yeteneklerini. İyi bir müzisyen, iyi bir ressam, iyi bir modacı ya da edebiyatçı olabilirdi. Oysa hiçbir şeyde “İyi” olamadı. Ne mesleğinde, ne eş, ne de anneliğinde..

Yaklaştı.. Artık çok yaklaştı finiş çizgisi. Yarışı sonlarda bitirmek için miydi bunca çaba? Nerede hata yaptığını düşünmek neye yarar ki..? Hangisi düzeltilebilir? Yine buruk, yine telaşsız ve sabit bir gülümseme yayıldı yüzüne “ Ben çok iyi HİÇBİR ŞEY oldum” dedi. En iyi yaptığım şey ‘hiçbir şey’ olmaktı.

Oysa neler yapılabilirdi şimdi kıpkısa kalan koca ömürde. Her zaman ki alışkanlığıyla sol elindeki incecik gümüş yüzüğü çevirip duruyordu. Ondokuz yıl önceydi. Apansızın girmişti hayatına ve takıp yüzüğü, yine birdenbire kaybolmuştu. O yaşlarında kendini ‘yaşı geçmişler’ arasında saymış olduğuna da gülümsedi. Yaşadığı en hoyrat, en fırtınalı aşkı bu yüzüğün sahibine duymuştu. İlk zamanlar içindeki taşkın duygularla başedememişti. Çılgın gibiydi. İhmal edildiğini, önemsenmediğini hissediyor ve bu korkularla sevdiği insanı hırpalıyordu durmadan. İlişkinin saygınlığı kaybolmuş, kışkırtanın ve kışkırtılanın kim olduğu, bu şiddetli kavgayı kimin başlattığı bilinemez hale gelmiş, zaman zaman telefonlarda yapılan karşılıklı tartışmalar hakaret boyutlarına ulaşmıştı. Aşık olduğu insana hayatı boyunca içinden geçirmeye bile utandığı sözcükleri söylemişti. Ve sonunda bu aşkı yaşamaması gerektiğine inandı. Bunu yüreğine kabul ettiremese bile, onunla bir daha görüşmemeyi başarabileceğini biliyordu. Belki bir gün bir başka sevgi ile karşılaşıp bu fırtınadan da kurtulabilirdi. Oysa bu kez başkaydı. Bu kez asla unutamayacaktı. Yüreğinde sımsıkı sakladığı, dahası efsaneleştirdiği tek aşktı bu.


Yavaşça yazı masasının başına yürüdü. Üzerinde “CANIMSIN” yazan dosyayı açtı. Gelen mektuplar içinden birini seçti. “Ama, canımcım” diye başlıyordu bir çok mektubunda ki gibi...Ondan gelen bütün mektupları neredeyse ezberlemişti zaten.. Bu mektupta da unutamadığı ;
“Canım, yazma böyle şeyler ya... Kıyamam sana. Canımsın, iyisin. Gözyaşı dökmüşsün belli.İçin üşümüş.Ne yapabilirim acaba senin için, bir bilebilsem?”diyen sevgi dolu sözlerdi

Yeniden yeniden okudu. Hep iki dudağının arasında sıkışmış, çığlık dolu, sessiz bir aşkı ondokuz yıldır yaşıyor olmanın mantığı var mıydı? Umudunu hiç kesmeden, bir gün yeniden ellerine dokunacağına inanmıştı. Ama ne yazık ki öldüğünden bile çok geç haberi oldu. Sadece, o günlerde ateşte dolaşır gibiydi bedeni. Rüyalarında hep kendisini çağırıyordu. Bütün canlılığıyla, bütün hatlarıyla gülümseyen yüzünü görüyordu düşlerinde. Her uyanışında bir ölüm sessizliği kaplıyordu yüreğini. Aslında anlamıştı onu kaybettiğini ama gerçekle yüz yüze gelmek istemiyordu.

Bir küçük araştırma yapsa, bir iki yere telefon etse sevdiği insanın nerede olduğunu kolayca bulabilirdi. Ama durmadan erteliyor ve hissettiği gerçeği öğrenmekten sürekli kaçıyordu. Sonunda cesaretini toplayıp ölüm ayrılığının acısıyla yüzleştiğinde içinde karşı konmaz bir itiliş hissetti. İstanbul’a gitmeliydi.

İstanbul

Dışarıda deli bir Temmuz sıcağı vardı.Tıpkı onu tanıdığı günkü gibi.Tiyatro salonunun boş ve tozlu koltuklarından birine oturdu. Kulaklarında sadece kendisinin duyduğu bir müzik vardı. Ay ışığı sonatı. Sahnede, hiç ama hiç oynarken görmediği sevgilisi son oyununu oynuyordu. Oysa tiyatronun yeşil kadife perdesi sımsıkı kapalıydı.

Tek kişilik son oyundu bu, sadece yaşlı kadın için oynanan. Ve yazılan ilk, ama okunan son şiir sevdalıya....

Salaş akşamların yeni yetme sevdalarında bir akrep çığlığı
Uzaklara üflenmiş mısralar yarım , yarı çıplak soluklar
Martı beyazlarında, yukarıya doğru akan bir yokoluş çılgınlığı
Sabahlarım yarım.

Yarınlarımda, dünlerimde cam bulanık çalmakta neyler efkârı
Felekten çalınan bir avuç sevdanın sarhoş bakışlarında boşluklar
Bir iç kanama ölümcül, elde var sıfır, birde küskünlüklerin kârı.
Anlarım yarım.

Basamaklarda sürünen yırtık şehirler ayaklarıma dolanıyor
Terelelli ağarışlar yapış yapış saçlarımda, saçlarım birazda ahlaksız
Alakasız heceler cümlelerime tırmanıp mânâları karalıyor
Anlamlarım yarım.

Bir akrep çığlığının yankısı sersem gecelerde hiç gereksiz.
Ödlek başkaldırışlar volta atmakta paslı karolarında yılların
Günahlara susmuş sesler, gümüş gülümsemeler öylesi yüreksiz
Yıllarım yarım.

Oysa. bir tutam martı sesi, hasrete mahkum ruhuma nasıl da iyi gelecek
Hasretin haritası yok, ne de hayatın pusulası ya da aşkın rotası
Bir tek çaresi var uzak bekleyişlerin, hırçın saatlere inat sevdam gelecek.
Onsuz anlarım, anlamlarım, yıllarım yarım.

Kaç dakika oturdu orada, ya da kaç saat, belki de gün... bilmiyordu yaşlı kadın. Şiir bitti.. müzik sustu. Bir acı çığlık, bir kocaman pişmanlık yankılandı tiyatronun duvarlarında.

Yerinden yavaşça kalktı.. ağır adımlarla sahneye doğru yürüdü. Elindeki iri beyaz gülü uzattı sevdiğine. Elleri dokundu bir kez daha eline. Bir küçük ama deli öpücük aldı, dudaklarından son kez. Sonra bedeni ve adımları hiç yokmuşçasına, sessizliği sarsmadan döndü ve bir gölge gibi terketti salonu..

Tiyatronun bekçisi, yaşlı kadını bulduğunda beyaz gül hayli solmuştu ama sevginin gül kokusu tüm salonu kaplamıştı.

AKŞAM MASALI

Kırmızının mazoşizmi,
Siyahın sadizmine kenetli
“..izm” siz kaldırımlar
ve isimsiz ayak izleri


İşte bu;
Evrende çakılı kalan bir akşam manzarası
Melankoliye balıklama atlayış
Bir ritim,
bir dans ,
bir kıvranış
Akşamın koynunda zifiri siyah hasret
Bir feryat,
bir ağıt,
bir yakarış..

Sustu..
Tüm sesler derin uykuda şimdi
Uzaklarda vedanın sessizliği
Kadın kırmızıya döküldü,adam siyaha..
Akşama yazıldı harf harf sevdanın çaresizliği..

Bir yıldız kaydı.
Ve..
Bütün ışıklar yandı.


BiR ADAM SEVDiM

Bir adam sevdim, çiçek kokulu.
Bir adam sevdim yüreği kendinden büyük.
Bir adam sevdim dostlar; alev alev, ışık ışık..

Öyle bir sevdim ki
Hasreti ezberledim.
Yangını, fırtınayı,
Sığ denizlerde boğulmayı öğrendim.
Öyle bir sevdim ki...
Güneşe tırmanıp, uçurumlardan kaymayı öğrendim.
Dozu o kadar yüksek ki bu sevdanın dostlar;
İçip içip kendime gelmeyi öğrendim.

Geceler ağır çekim,
Gündüzler geceden saklı..
Ben geceyi gündüze
Katlayıp katlayıp
Karabasanlara çöküyorum.
Ben en yüksek sessizlikte
Hiç duyulmayan gözyaşlarını
Dokunamadığım tene döküyorum.

Sevdanın ufkuna kaç zaman kaldı?
Kaç gündüzü daha
Karanlığa teyelleyeceğim?
Bir adam sevdim dostlar;
Bilmem daha kaç mevsim
Ölüp ölüp dirileceğim

Hasret isyana, isyan hasrete gebe.
Kah sevda doğar, kah yalnızlık..geceye.
Bir ses, bir dokunuş, bir sıcak nefes
Yaklaşır uykularıma...
Uyku kan kesilir.
Ne diner sancının şiddeti
Ne uzakların hiddeti durulur.

Bir adam sevdim
Gelişi ödül
Gidişi ceza
Oysa ikisini de haketmedim
Ben istemedim sevmeyi Dostlar
Ben istemedim.

HiÇ...

Heyheyleri üstünde yine yüreğimin.

Yularını koparmış geliyor doludizgin.
Aşkı bomba yapımında kullansaymış ya Hitler..
Biraz dopamin, biraz adrenalin,
Bir fiske de amfetamin yeter
Ah Bukowski şurdan biraz “hiç” uzat sen gibilere
Bir de şarabın ucundan çıplak kadın portreleri ver
Bakarsın işe yarar da, yar düşlerimden düşer.


GEL.....! -II-

Bak,
Yine birileri ölüyor müezzinin sesinde
Ölüyor günler gecelere yağarak
Bir çığlık çağlıyor avaz avaz
Kanıyor kopartılmış martı akları kıskıvrak
Çekiştiriyor belalar sevdanı sevdamdan
Öylesine tütüyor sancılar
Öylesine tutuyor vurgunu usumun
Uslanmıyorum
Gel...!
Allah aşkına gel

Çırpınışlar düştü resimlerden bulut bulut
Mevsimlerin dibi tuttu, bilmiyorsun
Tokmağında ezildi saçlarım mehter davulunun
Açmazlara takıldı tenlerim
Biraz da yıldız kopardılar
Güneşsiz...
Delirdi hasretim
Gel...!
Allah aşkına Gel

Diyorum ki ben
Üflemesen
Hani diyorum, üşümese yalnızlığım
Bir de çığlar gelmese üstüme üstüme
Hani yetse çığlığım
Kokun düşse sesime geçmiş zamanlardan
Hani bir geliversen
Ağlayabilirim o zaman

Gelmeyeceksen eğer..
Söyle gardiyanıma
Kilitlemesin kapıları boşuna
Felç olmuş hasretten ruhum
Nasılsa kımıldayamıyorum

Şiirler ters yüz oldu
Ondalık kesir gibi hasretin sonsuzluğu
Yalnızca gereksiz gürültüsü kaldı yalnızlığın
Sevgini duyamıyorum


Gel..!
Allah aşkına gel

Bak;
Durdurdum tüm saatleri
Geceyi de günü de kandırdım
Şampiyonası var felaketimin
Sensizim.
İşte...! En felaket benim.

Daha ne desem
Daha nasıl söylesem
Kar ruhumu karlara karalara
Gerçi karalar bağlamışım, çoktan...
Sanki bilmiyor musun?
Vur bedenimi bedenine
Vurdukça isyanlarım savrulsun
Ben vurgunum sana çoktan
Sanki bilmiyor musun?

Kurulmuş yay gibi kışlar
Kıştan kışa yazsız sıçrayan yanlışlar
Yabani ot bağlamış tarlalarını baharın
İşte sensiz ben, öylesi bir baharım
Gel.. Allah aşkına gel
Bu kez birlikte
Bu kez hepten kavuşmaya ağlayalım.

Dağ başlarında,
Uçlarında uçurumların
Öyle görmez, öyle kör gözlerim.
Ve o kadar zifiri karasında yolların
Amansız imansız yalnızım.
Gel...!
Allah aşkına gel

Ayrılmışım senden, çok ayrılmışım,
Feryat feryat ayrılığım
Gölgesiz günlerim ağlıyorsa
Dalım olur musun?
Yıldızsız gecelerdeyse göz yaşlarım
Bana ışık yanar mısın?
Sahi bilebilsen, anlatabilse sensizliği şiirlerim
Gelir misin?


GEL.....! -I-

Bir rüzgar, bir fırtına ki...
Kuru çalı eşliğinde uygun adım yürüyor hasret
Gel....
Allah aşkına gel..

Taşımıyor artık ağırlığımı bu kent
Dağılıyor tüm yaslandıklarım
yokluğuna nasıl dayandım...
Gel....
Allah aşkına gel..
Davetsiz gel
Çağırmadan
Öylece
Olduğun gibi gel..

Hani inceden yağıyordu yağmur ya
Hani vedalaşmaya dayanamam diye oradaydık
Hani ayrılırken el bile sallamadık .
İşte oraya git
İki basamak çıkacaksın yalnızca
O seni bana getirir
Çünkü
Tüm motor sesleri
Seni beklediğimi bilir

Gel
Allah aşkına gel
Tarama saçlarını
Tıraş olmadan
Ardına bakmadan
Öylece
Olduğun gibi gel...

Gel...
Allah aşkına gel..........

12 Şubat 2008 Salı

HOŞGELDİN



Karlar eriyor toprağa
Toprak taze bahara yattı
Yasemin kokulu akşamlar çok yakın
Bir de sabah güneşi ellerin
Birtanem hoş geldin

Islak mevsimlerde silindi gözyaşlarım
Uyandı avuçlarında masum heyecanlarım
Bahara açar gibi
Yaza göçer gibi
Bir de karanfilden öpüşlerin
Birtanem hoş geldin

Yorgun yüreğimin çocuk kahkahaları
Senin şen bayramlarına taştı
Kırgındım birazda şeytanvari aldatışlara
Unutturdu tüm yarımları ışık gözlerin
Birtanem hoş geldin

Hoş geldin coşkularıma, kahkahama
Hoş geldin , baharıma, sabahıma
Anlatamadıklarım gözlerimde saklı
Gözlerin gözlerimden baksın sevgilere
Biliyorum sen ödülümsün
Diliyorum ömür boyu sürsün
Ateşten tenimde, güneş sıcağı tenin
Birtanem hoş geldin.

CANIN SAĞOLSUN



Bir gün,
Bu günden de beterini yaşamak için mi...
İçli kırmızılar konuşmuyor
Kan ve gül, gecenin şarap renginde.
Kelimelerin kaçışları da mı bu yüzden.
Bu yüzden mi daha güzeldi dün bugünden

Ne zaman saymak istesem,
Sıfırlar başa geliyor.
Parmak hesabı hiç yetmiyor.
Hiç uyanmamacasına..
Uyusam
Sabaha çok var.
Yalnızca geceler duydu sesini.
Bir kez de ben duysam..

“Yuh”a kalktı naralar,
Kırmızılar kanadı adam akıllı
Neredesin?
Gökkuşağında teninin rengini aradım
Bir de sesini köşe bucak.
Olmayacak Bi’tanem
Bu böyle olmayacak

Sonunda,
Şeytanla işbirliği yaptım.
Beni bekliyor Ankara garında.
Biletim birinci Temmuz,
Otuz dördüncü Salıda
Bu yüzden mi yoksun ..
Ne diyeyim bilmem ki..
Canın sağ olsun..

GECE KALDIRIMLARINDA AYAK İZLERİ

Gece yarısının şaşkın sessizliğinde, çoktan kül olmuş alev kadar yitik tarihler,
Sac ayağında üç buutlu dar minare merdivenleri, yankı yankı okunur tersinden
Şeffaflık değil bu, içi dışına çıkmışlık . Neresi güzel? Kim haklı?
Hayatı, ayağına ucuz işporta terliği geçirir gibi geçirivermek var mı?
Ben oynamıyorum arkadaş..

Tutuverdim karanlığı ibrişim ipliğinin ucundan, örüverdim dolunayı.
İşte sana ışık.
Hem artık, herşey örtülü kapaklı, bir boyasız genç gülüş gibi masum
Ne şeffaflık var şimdi,
Ne de ayak altında dimdik durma iddiasındaki çıplaklık

Kopkoyu gecenin kaldırımlarında deli dansı sevdanın
Kah gençlikten, kah felekten çalınma ay ışığındayım
Ellerimde ellerin, yine yüreğim doludizgin,
Bir yanık türkünün kucağındayım

Küskün yüreğimde baharın dudakları düşten de sıcak
Bu gece kızgın soğukta ilk kez üşümeden gezdim
Bu gece, ilk kez karanlığı, seni sever gibi sevdim,
Yüreğinin çiy damlası atışlarına dayadım başımı
Hazan yaprağının, çılgın rüzgara teslim oluşlarındayım

Sarıl bana, ıslak gece kaldırımlarına ayak izlerimiz dökülsün
Buradan her geçişinde gün ışığı, bir kez daha yazsın sonrasızlığı
Seni seviyorum, seni çok seviyorum dahası olmasın
Sakın sorma, bir şey söyleme sakın
Bırak en suskun sevda umutları sabah ezanlarında saklı kalsın.

YAPAMAM

Hayatı başaşağı çeviresim
İçini dışına çıkarasım gelir
Her okuduğumda kaleminden dökülenleri
Yeminimi bozasım gelir

Başını göğsüme yaslayıp sımsıkı
Yalnızca bir kez gül kokularda uyutasım
Tek başınalığını yaylım ateşe tutup
Yare sevgiyi öğretesim gelir.

Uzaklara meydan okuyamam
İçimde boğulur kalır isyanım
Bilirim ağladığını
Yare sarılıp katıla katıla ağlayasım gelir.

Çaresizliği yaşarım bir daha bir daha
Kendimden büyük balyozları vururum sırça düşlerime
Küçülüp, küçülüp yok olasım
Yarin gamzesinde yeniden doğasım gelir.

Yapamam...
Umarsızlığımda ölesim gelir.

KASIMIN BORDO ISLIĞI

Kasım’ın bordo ıslığında dağılmış çizgileri yüzümün.
Sert vurdu rüzgârlar bu kez
Adın, sıkışıp kalmış bir kalemin kurşununa
Ezberimdeydin oysa.

Kahve acısında dalgın akşamlar
Dalsam...
Sessizliğine ufkun
Sislere kaybolsam boylu boyunca
Bir isim olsa usumda,
Ve dualarımda hatta..

Yaşlı
ve eski
ve yırtık
hatta esrik yıllarım.
çıkmazlara takıldı yollarım.
düz gidemez oldum.
bir elipsten çemberi
bir ileri bir geri
dolanıp duruyorum

usulca koydum aşkları yakamozlara
ve yüreğimi
yaz rüzgarlarına
Bitecek, bitmeli,
Şimdiler dün, yarınlar bugün olduğunda
Hiç yazılmamış öyküler
Hiç söylenmemiş türküler
Bende, biz olacak..
Biliyorum bitecek,
Artık veda zamanı dostum
Ben “Ben”in kalmadığı yere gidiyorum

ÇOK ÖZLÜYORUM

Tül buğusunda rakseden çıplak kadın kadar hüzünlü
Gecenin masmavi gözleri.

Uzaklarda kantonun ince topuk sesleri
Yol çok ıslak. Yol çok kısa
Frende sevdalının yürek atışları,
Bitmese hiç bitmese..

Geceye sis inmiş gizlerden de nakışlı,
Bazen hoyrat bazen nazlı...
Uzanıp bulutlara, usul usul, kaçamak dokunuşları
Ve kokusu tütsü berraklığında aşkın

Tebessümlere çizili, hazandan çalınan renkler
Bir katil balıkçının ağına takılmış geçmişin deli çığlıkları
Kahkahalar özgür, kahkahalar bizim şimdi.
Çam kokularında omzuna tırmanan küçük çocuk neşemi
Ve bir de seni... çok özlüyorum.

BÜYÜDÜM

Sarıldı akşamlar acı zehrine kayıp dağların.
Merdiven dayadım yazlara
Çok ağladım.
Hiç gereksiz ve çok anlamsızdı göz yaşlarım

Büyüdüm.
Tek bir gecede bin yıl büyüdüm.
Tüm sırasızlar hizada şimdi.
Sürgüsüz kapılara
Selamsız daldım
Ben hiç kimsenin değilim.
Hatta ben hiç kimse bile değilim.

Muhasebesindeyim yoklarla varların
Kıyakçılık yapıyor hayatın cilveleri
Sabahlar pek bir edalı
Oysa güneşsiz doğmuşum güne
Ve hep güneşe hasret rüyalardayım.

Umudun kolu, yakası yok.
Giyinemedim o yüzden
Hep iğreti sarıldılar

Hiç benim olmadı sevdalar
Hep muhayyer,
Hep emanet durdular
O kadar ölçüsüz ve çok dardılar.

Sevdalandım
Çok ağladım
Öyle gereksizdi gözyaşlarım

İşime geldi var saydığım yoklar.
Ne çok aldatmışım meğer kendimi.
Sevdayı sıcak sandım
Oysa düne kadar
Keskin ayazlardaydım

Gecedeydim dün,
Gecelerin en talihlisinde
Hiç rüya görmedim.
Öyle sessizdi ki
Tüm yokları can kulağıyla dinledim.
Soyundum emanetleri kat kat,
Soyundukça ısındım.
Dün gecede
Tek bir hamlede bin fersah yukarı yürüdüm,
Büyüdüm
Tek bir gecede bin yıl büyüdüm
.

ELE DERS OLSUN

Beylik sözlerden kopmuş bir iki tespih tanesi
Paranoyak dar açılar geometrisi
Sulu sepken şiirlerde sapkın mısralar
Hiç hayra alamet değildi zaten
Gördüğüm düşler, açtığım fallar

Kesif bir kepazelik döşenmiş aşka giden yollarıma
Maestrosuz orkestra eşliğinde yürüyor anılar
İçinde bol keseden utanç

Hedefini çoktan vurmuş
Boş mermi kovanları gibiyim.
Serseri, hem de çok serseriyim.

Mürekkebi bitmiş sözlerimin.
Söylemiyor, yalnızca söyler gibi yapıyorum
Siyah kağıda siyahla yazılmışım
Hiç okunmamış, hiç bilinmemişim

Çarptım yine taze kopartılmış sevdalara
Dingili kırık diller altındayım
Hiçbir şeyi zoraki yaşamadım
Uzakları yaşadığım kadar
Uzaklara uzanmış, uzaklarda kalmışım
Ömür dolusu hasret ağlamış, hasret bağırmışım

Kara kıştayız bahar uzak sayılmaz
Sana kanmışlıkta hasretler utanca boyandı bu kez
Artık hiç acı vermiyorsun
Ölüme ramak kalmışken bana gerekmez
Sendeki sevdam ele ders olsun.

BEN HİÇ BEN OLMASAM

Şiir olsam..
Şarkı bir de,
Hiç bilmesem adımı,
Beni tanımasam olmaz mı?

Yaz giderken arkasına bakar mı acaba?
Sahi mevsimler ağlar mı?
Bir de mevsim olsam
Hem de kar ya da yağmur.
Bir damla su
Ya da kum tanesi
Ben hiç olmasam olmaz mı?

Yaprağa baktım,
O da bana
Sarı gülümsemez sanırdım
Yanılmışım.

Aldım usulca yerden
Elimde kıvrıldı kendiliğinden
İçinde bin bir tonu sarının
Gülümsedi yeniden

Yaprakta ki sarı ben olsam
Hiç bilmesem adımı
Ben hiç ben olmasam
Olmaz mı?

TÜRKÜ GİBİYİM



Yağmur yağıyor
Yağmurda tutku
Yağmurda kahkaha
Saçlarım ıslandıkça
Şiire karışıyor yüreğim

Ben yine,
Yanık bir türkü gibiyim.
Toprağın sesi var tenimde
Kavuşmayı anlatıyor
Bir annenin yavrusuna
Yüreklerin yavuklusuna
Sarılışının kokusundayım
Yağmur mutlu
Toprak mutlu
Saçlarım daha da mutlu
Yağdıkça ılgım ılgım damlalar
Şiire karışıyor yüreğim
Ben yine,
Yanık bir türkü gibiyim
Gülsüm Güven

09 Şubat 2008 Cumartesi

LİMON ÇİÇEKLERİ


Sen, benim Akdeniz’in limon bahçelerinde büyüdüğümü bilirsin.
Limon ağaçları narindir.
Çiçekleri de öyle.
Minicik beyaz yaprakları vardır umut dolu.
Emek verirsen yeterince, meyveye dönüşeceklerdir.
Seversin onları, sularsın.
İlaçlar, gübrelersin.
Gözün gibi, kızın gibi bakarsın onlara.
Senin benim gibi konuşmazlar.
Ama onların da dilleri vardır anlayana.
Çok su verirsen çürür, suyu esirgersen kururlar.
Korumazsan böcekten, haşarattan hastalanır hatta ölürler.
Onyedisinde bir gelin gibi ürkektir onlar.
Üstelik savunmasız.
Bir o kadar da vermeye hazır.
Ama dedim ya...
Emek ister, sabır ister,yürek ister,
En önemlisi sevgi ister onlar.
Bir fidanın meyveye dönmesi yıllarını alır insanın.
Çocuğun gibidirler.
Kuruyan yaprakları yüzünden korkular kaplar yüreğini.
Her sabah bir bir kucaklarsın ağaçları adeta.
Onları görmeden geçen bir tek günün bile tadı yoktur.
Bir de Güney’in dolusu vardır. Denk geldin mi bilmem.
Verirsin emeği,sabrı,yüreği..
Çiçeklenir bahçen bir gelin kadar beyaz.
Ve bir gün bakarsın gökyüzü kararır.
Hiddetlenir, öfke bağırır gümbür, gümbür.
Gelin kız korkar. Sen korkarsın ama ne çare.
Dolu taneleri vurur da vurur küçük, beyaz çiçeklere.
Sabrın meyveleri ölür.. Sen ölürsün ardı sıra.
İŞTE SEN; BENİM VURGUNUMSUM BİRTANEM.
YAĞAN ACIMASIZ DOLU TANELERİ KADAR AĞIR,
ÖLÜM KADAR HAFİF.
Doludan sonra umut kalır
gözlerinden yüreğine giden uzun yolda.
Yeniden başlarsın yitirdiklerini unutmak için.
“Bir yıl daha” dersin.
“Bir yıl daha. Seneye kadar biraz daha sabırdan ne çıkar.”
Ağaçlar hâlâ dimdik, sımsıkı toprağa sarılmış
gelecek mevsimi bekler korkulardan arınıp.
Sen de öyle...
Daha beteri de vardır güney’in gecelerinde.
Sana umudu da çok görür, bilir misin?
Dona çeker havası.
Toprak sıkışır, sıkışır, sıkışır...
Nefes aldırmaz emeğine, sevgine.
O yıl meyveye dönecektir yüreğin belki de
yıllar sonra ilk kez.
Ah...
Ne çaresizliktir o...
Eğer bilememişsen doğanın ne söylediğini,
anlamamışsan iklimin dilinden ve
ısıtmaya koşmamışsan bahçeni,
ateşler yakıp toprağı gevşetmeyi akıl etmemişsen...
Kan çekilmeye başlar yüreğinden damla damla...
Hem onun hem senin.
Kararır kökler, dallar.
Karasından anlarsın olan biteni ve karalar bağlarsın.
İşte güney'in donu vurdu mu artık umut yoktur.
Bu gerçekten de ölmektir.
Sen benim sevgimdin emek verdiğim..
Sabrımdın.
Yüreğimdin.
Ben doğanın dilini bilemedim.
Dinlemedi beni hiç... Anlatamadım.
Konuşmadı benimle. Anlayamadım.
Don vurdu 23. yılında emeğimi
Kan çekildi sevgimden
Durdu sabrım..
Yüreğim vurgun yemişten beter..
İŞTE SEN; BENİM FELAKETİMSİN,
YOK OLUŞUM BİRTANEM.
Bu yüzden gitmeni istedim.
Şimdi bende kalan ne varsa; serpiştirili ardın sıra.
Gözyaşlarını görürsen dönüp ardına baktığında
Yüreğinde dizeler sıralanırsa kendiliğinden, sevgiye dair.
Rüzgârın sessizliğinde hüznü duyarsan
Beni hatırla ne olur.
Çünkü artık, sendeki tutku, hüzün, gözyaşı ve sevgiyim ben.
Bir tek limon çiçeği var sende olmayan
Eğer bir gün onlarla tanışırsan
Benim için topla olur mu?
Benim sana veremediğim ne varsa
mutluluk adına, huzur adına
tümünü senin için diliyorum.
Birtanem.
Yolun açık olsun!

Gülsüm Güven