RÖTUŞ
Kentin en ünlü fotoğrafçısının yanında çalışıyordu Kerem. Tam yedi yıl önce daha 15 yaşındayken babası sokmuştu onu bu işe. “Okutamam seni bari sanatın olsun elinde” demişti. O gün bugündür askerlik hariç her günü bu stüdyonun karanlık odasındaki masal diyarında geçiyordu. İşini çok seviyordu Kerem. Bir de sık sık fotoğraf çektirmeye gelen yeşil gözlü kızı çok seviyordu. Hani şu kentin en zengin, en ünlü sanayicisinin büyük kızını.
O gün yine gelmişti. Üniversiteye başlayacakmış. Belgeler için gerekiyormuş fotoğraf. Nasıl da heyecanlıydı kız ve nasıl da güzeldi. Özene bezene çekti fotoğrafı . Işık yönlerini ve arka fonu değiştirerek birkaç poz üst üste çekti.
Filmin banyosunu yaptıktan sonra sıra rötuşa geldi. Sanki sevdiğinin tenine dokunuyor, onu okşuyor gibi masum bir coşku ile ustasından öğrenmiş olduğu bütün incelikleri kullanarak yaptı işini. İşi değil aşkı idi aslında. Parmak uçlarında sevdası, yanık sesinde bir Kırşehir türküsü.. Uzun uzun sevdayı filme işledi.
Zülüf dökülmüş yüze amman
Kaşlar yakışmış yüze amman..
Genç kızın sağ gözünde, tam kirpik dibinde bir siyah ben vardı. Adı gibi biliyordu Kerem. Sevdalısı bu beni hiç sevmiyordu. Utanıyordu ondan. Ama ne kadar makyaj da yapsa bu beni saklayamazdı ki.. Filmin üzerindeki minik beyaz noktacığı ustaca kararttı. Sonra büyük bir dikkatle baskıya aldı. Ve vesikalık resmi kartpostal boyutuna büyüterek sevdiği kıza küçük bir hediye hazırladı. Kerem, bunun kıza verdiği ilk ve son hediye olduğunu bilmiyordu. Çünkü sevdiği kız kent dışına üniversiteye gittikten sonra İstanbul’lu bir iş adamıyla evlenecek ve bir daha bu kente dönmeyecekti.
***
Bebeğin, bez-metal karışımı türünden beşiğini sallarken çıkan ritmik sesler Liszt’in piyanosunun tuşlarında gezen bir ezgi gibi düşüyordu kulağına Gülveren’in. Oysa Gülveren hiç Liszt dinlememişti. Zaten son zamanlarda hiç olmadık hayallarin içinde buluyordu kendini. Bu bakıcılık işine başlamadan önce annesinin bulduğu evlere temizliğe giderlerdi kız kardeşiyle. Gün boyunca durmaksızın çalışır, kentin ileri gelenlerinden olan çoğu süslü, boyalı ve alabildiğine kaprisli kadınların azarlarını işitir, ellerine geçen gündeliği de bir kuruşuna dokunmadan götürüp annelerine verirlerdi.
Kardeşi Kiraz dünya tatlısı bir kız. Tıpkı Liz Taylor gibi masmavi iri iri gözleri var. Onun yanında rüzgar esse uçacakmış gibi cılız mı cılız kalıyor Gülveren. Ama yine de aynaya baktığında kendini beğenmiyor değil.. En çok da yeşil gözlerini seviyor.
Tuhaf olan bir şey var aslında. Çok düşünüyor bunu ama işin içinden çıkamıyor. Ne kardeşi ile ne de annesi ile hiçbir benzerliği yok. Üstelik babaları hakkında da hiçbir şey bilmiyorlar. Anneleri “Öldü” diyor. O kadar.
Gülveren 19 una yeni girdi. Kardeşi ise 16 yaşında. Kiraz masmavi gözlü, Gülveren de yemyeşil… Ama anneleri koyu mu koyu bir esmer... Hani şu Nazım Hikmet’in betimlediği kadınlar gibi incecik yüzlü kocaman gözlü bir kadın. Bir de tuhaf olan bir şey var ki asla cevabını bulamıyor ve bilincinin ta derinlerinde, o tuhaf bulantı hissi uyandıran ihtimali her defasında başından savuşturuyor Gülveren. İş çıkışları eve gittiklerinde annelerinin hep “Dayınız” diye tanıştırdığı farklı farklı adamlarla karşılaşmaları o kadar can sıkıcı ki...
İçlerinden birini çok iyi tanıyor Gülveren. Kendini bildi bileli İzmir’den gelip evlerinde kalır. İri yarı çam yarması gibi kapkara bir adamdır İzzet Dayı dedikleri. İzzet Dayı da tip olarak kardeşine ya da yeğenlerine benzemez. Küçücük kısık bakan gözleri, hep salyası akacakmış gibi duran ıslak dudakları vardır. İki kardeş yataklarına çekildikten sonra anneleriyle o adam sessiz sessiz kavga ederler. Ne kadar kısık da konuşsa, adamın gümbür gümbür sesi gecenin sessizliğinde yankılanır. Kimdir bu adam. Neden anneleriyle tartışırlar. Bilmez Gülveren. Soramaz da. Gerçeği öğrenmekten korkar belki de.
Birinde Gülveren İzzet Dayı’nın bağıran sesiyle uyanmıştı gece yarısı. “18’ini bitirdi işte. Daha ne bekliyorsun.” Annesinin fısıltı ile konuşmalarını duyamıyor ama bir şeylere karşı çıktığını anlayabiliyordu. “Vallahi alır giderim ruhun bile duymaz. Ben tatlılıkla olsun dedikçe sen kaşınıyorsun kadın” diyordu adam. Çok korkmuştu o gece Gülveren. Ama sabah uyandıklarında İzzet Dayı'nın gitmiş olduğunu anlayınca rahatlamıştı. Ondan sonra bir daha gelmemişti zaten adam.
Gülveren bu duygulara öyle kaptırmıştı ki kendini. Bebeğin uyuduğunu neden sonra farketti. Sessizce kalkıp oturma odasına geçti. Evi toparlamıştı. Yapacak pek bir iş kalmamıştı. Bebek 3 saat kadar uyurdu. Sabah kapıcının bıraktığı gazeteyi aldı eline. Okuması pek hızlı değildi. İlkokuldan sonra okutmamıştı annesi onu. Öğretmeni Nazlı Hanım “Gülveren çok zeki bir kız. Ziyan etmeyelim onu. Mahalledeki Lise müdürüyle görüşelim. Okul aile birliği yardımcı olabilir belki” diye ısrar edip yollar gösterdiyse de annesi kestirip attı.
Hayatı boyunca bir tek insan ona şefkat göstermişti. Nazlı Öğretmen. Nasıl da gözü üzerindeydi. Nasıl da özen gösterirdi Gülveren’e. Bir de şimdi yanında çalıştığı Handan Abla. Tıpkı öğretmeni gibi şefkat dolu bir insandı. Burada olmaktan çok mutluydu ama içindeki, her şeyin ters gideceğine dair kötü duygudan kurtulamıyordu.
Annesi kendileriyle çok az konuşurdu. Genellikle azarlamak için açardı ağzını. Evleri küçük bir baraka idi. Aslında hiçbir evde bir yıldan fazla oturmazlar, hiçbir kentte de 5 yıldan fazla durmazlardı. En uzun yılları onun ilkokulu okuduğu kasabanın kenar mahallesinde geçmişti.
Şimdi ki evlerinin de oturdukları diğer evlerden pek bir farkı yoktu. Bir kamyonete sığacak kadar az eşyaları vardı. Evlerinde hayatı boyunca tel dolap dışında mobilya görmemişti Gülveren. Yalnız çekmecesi ve dolap bölümü her zaman kilitli olan bir etajer vardı annesinin yer yatağının yanında. Bir gün her nasılsa açık kalan çekmeceyi karıştırmaya kalkışmış annesinden adam akıllı bir dayak yemişti. Hem de oklava gibi bir dal parçasıyla.. O gün bugündür yanına yaklaşmadı etajerin. Göz ucuyla gördüğü kadarıyla diploma, nüfus cüzdanı ve şekline bakıp anlayamadığı türden belgeler vardı çekmecede. Bir de simsiyah bir tabanca.
Onu korkutan annesinden yediği dayak mı yoksa tabancanın belleğinde kalan görüntüsü mü bilinmez, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, çok merak etse de o çekmeceyi açıp içinde ki nüfus cüzdanına bakma cesaretini bir daha asla bulamadı.
Gülmeyi hiç bilmemiş miydi Gülveren? Yoksa yaşadıkları yoksulluk ve sevgisizlik mi ona gülmeyi unutturmuştu bilinmez. Ama hep hüzünlü hep ağlayacakmış gibi bakardı gözleri.
Eskiye ait, hele bebekliğine ait hiçbir soru soramazdı annesine. Oysa Handan Abla’nın kızına bakmaya başladıktan sonra gördüğü rüyalar bile tuhaflaşmıştı. Hatta az önce beşiği sallarken derinlerden gelen o çok tanıdık melodinin Liszt'in Macar Rapsodisi olduğunu nereden bilebilirdi ki… Rüyasında hep uzun sarı saçlı bir genç kadının gülümseyerek kollarını uzattığını ve üzerine doğru eğildiğini görüyordu. Bazen rüya görmesine bile gerek kalmazdı. Kendini her tarafı çiçeklerle kaplı bir patika yolda kahkahalarla koşarken bulurdu hayalinde. Anlık bir görüntü şimşek gibi çakıp kaybolurdu her defasında.
Birinde işten eve dönerken Kiraz’la kaçamak yapıp yolarını uzatmış ve vitrinlere bakmışlardı. Gülveren en çok oyuncakçıları severdi. O gün vitrine bakarken gördüğü bir oyuncak bebek için. “Bak Kiraz” dedi. “Bu benim bebeğimin eşi..”
Kiraz ; “Abla sen delirdin mi, biz kim bu bebek kim..” deyip nasıl da kahkahalarla gülmüştü. Oysa Gülveren zaman zaman kendi aklından kuşku duyduysa bile adı gibi emindi o bebeğin kendi bebeği olduğundan.
Kapının zili çaldığında sıçradı yerinden. İçinde tuhaf bir korku büyüdü.
****
Telefon çaldı. Her zamanki gibi şef açtı telefonu. Ve Handan’a uzattı. Telefonun diğer ucunda Handan’ın yalnızca merdivende karşılaştıklarında selam verip ayaküstü hal hatır sorduğu komşusu Safiye Hanım Teyze vardı.
“Evladım, sakın telaşlanma olur mu? Az önce senin yanında çalışan kızcağız, kızını bana bıraktı. Acilen gitmesi gerekiyormuş. Meraklanma. Bebeğin mışıl mışıl uyuyor.”
Handan ilk şoku atlattıktan hemen sonra izin isteyip Safiye Teyzenin yanına koştu. Kızı hala uyuyordu. Safiye Teyzenin anlattığına göre Gülveren yanında ızbandut gibi bir esmer adamla gitmiş. Bir daha gelmeyeceğini söylemiş. Özür dilemiş. Ağlıyormuş. Ama yanında ki adam “Kes kız sesini” diye uyarınca korku içinde susup alelacele inmiş merdivenleri.
Handan’ın eşi ertesi gün Gülveren’in ne olduğunu öğrenmek amacıyla evine gitmiş ancak evi bomboş bulmuştu. Komşular biraz da yüzlerini buruşturup omuzlarını silkerek “Nereye gittiklerini bilmiyoruz. Gece toplanıp gitmişler” şeklinde yanıtlar vermişti. Handan için yapacak tek şey yeni bir bakıcı bulmaktı.
****
Gülverenin gidişinden yaklaşık dört yıl sonraydı. Safiye Hanım ölmüştü. Safiye Hanım’ın kızı Zuhal, annesinin eşyalarını toplarken Handan da yardıma gitti. Aslında ev toplamıyor adeta anılarını yeniden yaşıyordu Zuhal. Bu evde kocaman bir tarih vardı. Ve kim bilir Safiye Hanımla birlikte tarihin sayfalarına neler neler saklanıp kalmıştı. Köşedeki gramofon dikkatini çekti Handan’ın. “Çalışıyor mu?” diye sorduğunda Zuhal çalınmayı bekleyen plağa iğneyi ustaca yerleştirdi. Gramofondan Liszt'in Macar Rapsodisi yükseliyordu şimdi.
“Annem bizi hep bu melodi ile uyuturdu” dedi Zuhal, annesinin sandığında bulduğu bir tahta kutuyu açarken. Bir tutam fotoğrafı çıkarıp Handan’a uzattı. 3 yaşlarında inanılmaz sevimli bir kız çocuğunun fotoğraflarıydı bunlar. Çoğu stüdyoda çekilmişti. Handan çocuğun kirpik diplerindeki beni farketmedi hiç. Fotoğrafların arasında bir de kartpostal boyutuna büyütülmüş siyah beyaz bir vesikalık resim vardı. Fotoğrafın üzerindeki tarih 1975 idi. Yani 20 yıl öncesi. Handan fotoğraftaki genç kadına takılıp kaldı. Tanıyor gibiydi. Özellikle kadının gözleri Handan’ın belleğini karartan foyayı sıyırıyor ama bir türlü görüntü netleşmiyordu.
“Kim ?” Diye sordu. “Ablam” dedi Zühal. “Yeğenim kaybolduktan bir süre sonra toprağa verdik onu”
Zühal iç içe yerleştirilip ambalaj lastiği ile tutturulan gazete rulosunu nemli gözlerle tek tek açtı. “ Yeğenim” “ablamın kızı”.. diyerek kupürleri Handan’a verdi.
Ünlü iş adamı A.Ö. nün 3 yaşında ki kızı kaçırıldı.
Emniyet teşkilatının tüm aramalarına rağmen Ünlü işadamı A.Ö nün küçük kızı bulunamadı.
Ünlü işadamı A.Ö nün kızından umut kesildi..
Üç yıl önce kızı kaybolan ünlü iş adamının eşi geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak hayata veda etti, şeklinde haberlerdi bunlar.
Olumsuz yanıt alacağını bile bile aptalca sordu Handan “Bulamadınız mı?”
Zuhal sadece başını “Hayır” anlamında iki yana salladı.
......
Handan elindeki siyah beyaz resme bir daha bir daha baktı. Fotoğrafçı rötuş yaparken tam kirpik dibindeki beni kamufle etmemiş olsaydı belki de fotoğrafla yıllar önce kızına bakıcılık yapan Gülveren arasında ki bu inanılmaz benzerliği farkedecekti.
Yazar:Gülsüm Güven
12 Mart 2008 Çarşamba
RÖTUŞ
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


1 yorum:
slm hıkayeler cok guzelll ama devamları neden yokk ya da ben bulamıyorumm ellerıne saglık paylasım ıcın tesekkurler
Yorum Gönder