Dün gece saat 22.00 sularında oturduğum semtin ara sokaklarından eve doğru yürüyordum. İnsana kızgın kumlardan suya atlamış duygusu veren yumuşacık bir serinlik vardı havada. Gecenin karanlığından korkup da sinmiş olduğunu sandığım kentin egzoz dumanına karışmış öldürücü kokuları, yerini toprağın, çimenin, çiçeğin kokusuna bırakmıştı. Sokak lambalarının son derece yetersiz kaldığı karanlık kaldırımlar oldum olası arkadaşımdı ya.. Bu gece onlarda da tuhaf bir heyecan vardı. Hani mezuniyet balolarında ayrılığın hüznünü diploma sahibi olmanın gururuna karıştırdığımız gecelerdeki gibi kirpikleri gözyaşlı bir tebessüm gibiydiler.
Bahçe duvarını aşıp bana doğru eğilen gül dalını görmemişim. Saçlarım dikenlerine takıldığında farkettim onu. Beni korkutmaya çalışan muzip bir çocuk edasıyla canımı yakmadan çabucak bıraktı saçlarımı. O zaman dallardaki muhteşem gülleri gördüm. Kestane ağacının yaprakları arasından usulca uzanıp üzerlerine yansıyan sokak lambasının ışığında birer düş ateşi gibiydiler. Bedenimi bir kenara bırakıp yalnızca ruhumla var olmak istediğim nadir anlardan birini yaşıyordum.
Yaz bitiyordu. Tadına doyamadığım bir daha üzerime doğup doğmayacağını bilmediğim yaz güneşi veda hazırlığındaydı artık. Ağaçların yaprakları gece yeşili renklerini soyunup sarıları giyinmeye hazırdı. Sonbahar yağmurları başlamıştı bile. Üzerlerine basmaya kıyamadığım çimenler yakında kar altında kalacak ve ben yine kapalı mekanlara tutsak olacaktım.
Ölüm geldi aklıma ansızın. Yaz güneşinin ayrılığına dayanamazken dünyadan tümüyle ayrılma korkusu bürüdü her yanımı. Kışta ölenlerin bir sonraki yılda yeniden dünyaya geleceklerini düşündüm. Biz de yalnızca kışın ölüp yaza tekrar doğanlardan olsak diye geçirdim içimden. Ama sonra hiçbir canlının yeniden doğmadığı sadece kendi neslinin yeni ürünlerini verdiklerini anımsadım. Yeniden doğduklarını sandığım hiçbir yaprak yada çiçek ölenin kendisi değildi ki..
Bu dünyayı genç yaşta terkeden insanlara göre ben çok şanslıydım aslında. En azından yaşadığım dünyanın tüm negatiflerine karşın yaşamaya değer muhteşem yanlarının da bilincine varacak kadar yaşadım. Yine de ölümün yüzü çok soğuk..
Kaldırım taşları şekil değiştirdiğinde eve iyice yaklaşmış olduğumu farkettim. Sevdiğim düştü yüreğime kor parçaları gibi. O da yaz yeşili örneği avuçlarımdan kayıp yıldızlara karışıyordu uzakları düşündüğümde. Esen meltemin saçlarımdaki sesi onun elleri gibiydi. Ne kadar özlüyordum ve ne kadar yalnızdım onsuz. Onunla gezdiğimiz bütün yollar, yollardaki bütün ağaçlar ve çiçekler bu arsız acıyı benimle yaşar gibiydiler. Ve sanki onlar benden önce yollara dökülüp benden de çok gözlüyorlardı onun yolunu. Evimin kapısını açarken yüzüme vuran sıcak tüm sessizliğiyle onsuzluğumu haykırıyordu. Yüreğim bir hainin parmakları arasında ezilircesine sıkıştı.
Çantamı atıverdim bulduğum ilk boşluğa. Susamıştım. Bardak aramak yerine musluğu açıp elimi altına koydum. Avuçlarımdan içmeye başladım suyu. Tıpkı çocukluğumda kızgın Akdeniz güneşinde tulumbadan içtiğim su gibi... Su... sevgi kadar dupduru, sıcak gecelerde en serin ve kışın ayazında en ılık ten gibi. Onu çok özlüyorum..
Hayatı sorgulamadan, olduğu gibi yaşamayı hala başaramadığım için içimde başlayan kavgaya da dur diyemiyorum. Bir yanım bana içinde bulunduğum güzellikleri hatırlatmaya çalışıyor, diğer yanım hasretin yangınında avaz avaz.. Yüzü gitmiyor gözümün önünden. Yalnızca onun yüzüne odaklamış kamera gibi beynim. Göz kırpışı, gülümseyişi, çocuk kahkahası.. sevecen bakışları.. Ve vedalaşırken gözlerimden kaçırdığı gözleri.. Ayrılık vakti yaklaştığında benim soluk almadan konuşmalarıma karşın kilitlenen ve bir daha aralanırsa ağlamaya başlayacakmış gibi duran dudakları.
Sıkışan yüreğimi koparıp atmak istiyorum. Metalik cihazların aracılığını yaptığı konuşmalarımızı da sevmiyorum. Yine de bugün hiç aramamış olması korkutuyor beni. Üstelik cep telefonu kapalı ve evi cevap vermiyor. Bu ilk kez oluyor diyemem. Ama bu gece çok huzursuzum.
***
Tam duş almaya karar verdiğim anda kapımın zili delice çalındı. Öyle ısrarlı çalıyordu ki inanılmaz bir korkuya kapıldım. Polis Memurlarıydı kapımdakiler. Beni alıp Hastaneye götüreceklermiş. Onu teşhis etmem gerekiyormuş... Şok bu olsa gerek. Çünkü sonraki dakikaları hatırlamıyorum. Hastanede bana gösterdikleri çanta onun çantasıydı. Morga doğru yürürken düşündüğüm bir tek şey vardı. En kısa yoldan ölüme gitmek. Polis Memurları ve lacivert formalı bir hastane görevlisi bana eşlik ediyordu ama ben onlara ayak uyduramayıp geride kalıyordum hep. Aydınlık koridorları geçip bir asansörün başında durduk. İnanılmaz bir sessizlik vardı. Hastane görevlisi “Beni bir dakika bekleyin evrakları unuttum” deyip aceleyle ayrıldı yanımızdan. Onun arasından bakıyordum. Göz alabildiğine uzun bir koridorda yalnızca o adamın ayak seslerinin yankısı vardı. Sonra o adam ansızın kayboluverdi. Ama onun yerine bana doğru topallayarak gelen bir başka siluet göründü. Artık sanrılar başlamıştı. Kolu sargılı iri yarı adam Saba’nın ta kendisi idi . Oydu. O olmalıydı. Direncimi yitirdim. Yaslandığım duvarın yavaşça kaydığını ve ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Koyu bir karanlığa gömülürken duyduğum sesler arasında onun sesi serin bir gölge gibi yaklaşıyordu bana.
***
Kendime geldiğimde gerçekten de kapım çalınıyordu. Bense divanın üzerinde tostoparlak olmuş, sokak giysilerimle üstüm açık öylece yatıyordum.. Kâbusmuş gördüklerim. Yalnızca kabus..
***
Düşünüyorum da.. Ayrılıkların çoğu hiç nedensiz ya da çok gereksiz nedenler yüzünden yaşanıyor. Toplum yasalarının sunduğu gerekçeler, ya da bireylerin kaprisleri veya parasal kaygılar.. Hep ölümün çok uzağındaymışçasına yaşanan uzun bekleyiş dönemleri.. Eğitim düzeyleri, yaşları, maddi durumları ya da sosyal statüleri uyumsuz diye sevgililerin önlerine konan acımasız yasaklar. Din ve ırk engelleri. Her şey uyum içinde olsa da her şeyin en iyisi olsun diye yaşamdan çalınan uzun hazırlık dönemleri.
Yazık edilen güzelim sevdalar, sevdalılar. Yakılan yürekler, yıkılan hayaller.. Değmiyor. Sevdayı bitimine yaşamak için sevdayı bitirmeye değmiyor.. Sizce de öyle değil mi?
08 Mart 2008 Cumartesi
HAYAT ÇOK KISA
Gönderen
SİDARTA
zaman:
13:12
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


0 yorum:
Yorum Gönder