LİMON ÇİÇEKLERİ

Sen, benim Akdeniz'in limon bahçelerinde büyüdüğümü bilirsin.

Şiirin Devamı

Ziyaretçi Defterim

Merhaba; Ben Zipzip. Eğer müziği susturmak isterseniz ortadaki çift çizgiye tıklayın Tamam mı?

music player

23 Mayıs 2009 Cumartesi

VAR MISINIZ?

Aşağıdaki yazımı 08.10.2001 tarihinde yazmışım. Ne dersiniz, 2009 yılından pek bi farkı yok değil mi?
*****

Bu sabah hayli geç bir saatte uyandım. Kendime öyle kızdım, öyle kızdım ki.. Yine boşa harcadım gün ışığını. Yine kanımın damarlarımda en hızlı dolaştığı, en dinamik saatlere ihanet ettim..

Kendime kızmam işe yaramaz biliyorum. Çünkü en çok kendime nazım geçiyor. Kaçınılmaz bir hoşgörü ile hemencecik affettim bendeki beni. Affedilirliğim vardı. Çünkü bir gün önce beni ve sevdiklerimi mutlu eden bir dolu iş yapıp geç yatmıştım.

Kahvaltı soframda sevdiğim iki mükemmel insan (Kızım ve Eşim), bir de günün ilk haberlerini vermek üzere hazır bekleyen TV vardı. Lanetler savurduğum sevgisizliği yansıtan kanlı bombalı haberlerin canımı sıkmasına izin vermediğim için bir kere daha kendimi sevdim.

Olaylar karşısında eğer yapabileceğim bir şey varsa yapmalıyım. Eğer elimden bir şey gelmiyorsa bomba başıma düşünceye kadar onu görmezlikten gelmeliyim diye düşünüyorum.

YALAN MI....? (Hii.. kendimi yine sevdim. Bence bu sözümün altı çizilmeli. )

Hatırlar mısınız? Bir ara dünya haber bültenlerini, “bir gök taşının 2 gün içinde dünyaya çarpma ihtimali“ konusu süslemişti. Düşünsenize.., eğer çarparsa benim şimdiye kadar çözdüğüm matematik problemlerinde bile rastlamadığım ölçülerde delik açılacaktı dünyada ve insanlık belki de yok olacaktı. Hayda..! Habere bak... Vasiyetimi hazırlasam bile işe yaramazdı.. Çünkü mirasçılarım bile olmayacaktı. Hah.. ha.. Borçlarım da silinecekti. Hatta bilgisayarıma yazıp şifrelediğim sırlarımın da başkalarının eline geçme ihtimali kalmayacaktı.. Göktaşının gelip kafama çarpmasını beklemeye hiç niyetim yoktu doğrusu. En sevdiğim ne varsa onları yapmaya devam ettim. Göktaşı kendisini ciddiye almadığımı görünce çarpmaktan vazgeçti sanırım. Ya da bu çarpma işlemini askıya aldı. Hatta belki de “Benim kendimi yormama gerek yok.. Nasılsa insanlık kendi kendini yok edecek” deyip başka gezegenlere gitti.

Doğrusu ya, insanlığın kendi kendini yok etme ihtimali çok daha gerçekçi. Böyyük Devletler ve Ulu (!)Teröristler sayesinde 3. Dünya savaşının eşiğine takıldığımız şu günlerde belki de kıyamet başladı bile.. Ama şu anda ben tüm algılarım ve duygularımla hala varım. Yaşıyorum. Ve henüz kendimle ilgili kara haber filan da yok. Belki felaketlerin gölgesi ensemde. Ama ben farketmiyorum ve olası kötü olaylarla uğraşacak enerjim yok. Gözyaşları kapımı çalsa bile alacağı cevap belli.. “Başka kapıya...” Hayatımda dünya dolusu “ İyi ki.. “ varken oturup felaket bekçiliği yapamam.

Şimdi size hayatımda ki kötüleri saymaya başlasam, hiç kuşkum yok “Bu kadın bu hayata nasıl dayanıyor” diye sorar, hatta selpak mendillerinizi ziyan edersiniz.

Hiç rastladınız mı bilmem. Bir ilaç firması antidepressan ilaçlarından birinin tanıtım kitapçığında Depresyon Nedenlerini 10 madde halinde sıralıyordu.
Ölüm ayrılığı ya da boşanma,
Kent değişikliği,
Trafik kazası,
İflas ...ilk sıralardaydı.. Anacığım bari maddelerden biri de benim başıma gelmeyiverseydi ya... Olur mu? Geldi mi hepsi birlikte gelmeli ki insan ya ölmeli, ya hayatın tadına enine boyuna varmalı. Ben ikincisini seçtim. Büyük bir iştahla hayatı yaşıyorum şimdi.

Bananecilik değil bu inanın. Yalnızca kendi varlığımın bilincindeyim. Ne yapıp ne yapamayacağımı, gücümün neye yetip neye yetmeyeceğini biliyor ve gereksiz eforlar harcamıyorum. Bir tür enerji tasarrufu yapıyorum anlayacağınız..

Hayat gerçekten çok keyif verici.

Baksanıza, yaşadığım ülkede yönetenlerin tüm yok etme çabalarına karşın hala yeşil bakıyor doğa bana. Yaz biter gibi. Ağaçlarda yaprakların rengârenk gülücükleri var. Koyu yeşil, açık yeşil, turuncu, sarı ve hatta kırmızı.. ( Romantizmim tutuyor yine..)

ASKİ yani Ankara Belediyesi gün aşırı suyumuzu kesiyor. Barajlarda su seviyesi azalmış.. İyi ki, böyle oldu. Hem su tasarrufu yapabiliyorum hem de suyun kesik olduğu günlerde mecburi tatil yapıyorum. Dahası da var. Eğer susuz kalırsam bir yerlerden su bulup doldurduğum bidonu taşıyacak kadar gücüm var. Oooo.. ! “İyi ki..” ile başlayacaksam daha bir dolu güzellik var. İyi ki evim yalnızca ikinci katta. İnip çıkması kolay oluyor. İyi ki suyu kestiler suyun değerini unutmak üzereydim. Kendime geldim..

Herneyse.. Aslında demem o ki.. Yani demek istiyorum ki.. Yaşamak accayip güzel. Yalnızca hissetmek gerek. Bir şişeye bir tutam çılgınlık, bir fiske gülücük, bolca hoşgörü, ve ağzına kadar da “İyi ki..” doldurun. Pişirmeniz bile gerekmiyor. Sadece çalkalayın yeter. Kışın sıcak, yazın soğuk servis yapın. Afiyetle için.. Biliyor musunuz? Bu içecek içine yabancı madde katmadığınız ve ağzını açık tutmadığınız sürece asla bozulmaz.

Sözün özü arkadaşlar.. Ağlamanın, kendi felaketimiz olmanın, varsayımları gündemde tutup panik yapmanın kimseye yararı olmayacağını anlatmak istiyorum. 11 Eylül’den bu yana terörün ve savaşın sinirlerimiz üzerinde ki olumsuz etkileriyle başetmemiz gerek diye düşünüp yazıyorum tüm bunları. Zaten yıllardır sürekli olumsuza giden ekonomik sıkıntıların cenderesinde lime lime olduk. Terör öncesinde gündemimizde Türkiye’nin iflası vardı. Şimdi de savaş çanları çalıyor. Bu dönemde iyimser olmak çok zor. Ama kötü olaylar yoksa zaten iyimser olmak gerekmez. Yani iyimserlik negatiflerin var olduğu anlarda devreye girer. İşte tam sırası. Şimdi,tam şimdi “İyi ki..” ile cümleler kurmak zamanı.

Hepimiz iyimserliğin gerekliliğini biliyoruz aslında ama bazen kendimizi kapıp koyuveriyoruz. İşte bu anlarda birilerinin duygularımızın tozunu alması gerekiyor. Bu nedenle yazdım bütün bunları. En çok ta kendim için yazdım. Ne dersiniz?.. Siz de “İyi ki..” ile başlayan cümleler kurup hayatın güzelliğini her zaman gündemde tutmaya var mısınız?

YILLAR ve BEN

Yalnızca büyümek kaygısı taşıyan yüreğim ve yalnızca bana öğretilenden ibaret sandığım upuzun yaşam... En canlı, en parlak renklere boyalı çocuk resimlerim.

Avuçlarımdan nasılda bir çırpıda kayıp gitti zaman. Ne çok kandırdım kendimi en genç, en alımlı yıllarda. Önceleri başkalarının beni kandırdığını sanmıştım. Uzun sürmedi bu yanlış. Çabuk fark ettim asıl yalanı kendi kendime söylediğimi.

Hayallerim... İyi ki hayallerim vardı. Sanırım onlar olmasaydı yaşlanmanın gerçeğini öğrenecek kadar yaşayamazdım.

Gençtim. Fazla değil daha az önce aynalarda gülen bahar pembesi yüz benimdi. Yalnızca bir an arkamı döndüm. Yeniden baktığımda bana tümüyle yabancı bakışlar karşıladı gözlerimi. Bana en yakın ben, şimdi bana en uzak benle tanışma çabasında. Yapılması gereken tek şey kabullenmek olmalı.

Kavgayı seven bir Gülsüm yaşadı hep içimde. Hayatın bana öğretilenden çok daha farklı olduğunu öğrendiğimden bu yana hep yanlışlarla kavgadayım. Kavga sözcüğünü seçtim anlatırken. Savaş deseydim abartılı olacaktı. Tartışma hiç değil. Çekişme hafif kalır. Bence en doğrusu “kavga”. Doğru bildiğimi savunmak, yanlışlara karşı çıkmak adına yaptığım kavgaların aynalara yabancılaştığım gün bitivereceği aklıma gelmezdi. Gerek kendi yaşadığım, gerekse başkalarına ait olan hayat ile dalga geçmeye başlamam çok yeni aslında.

Düşünsenize 30 yıl önce, önümde var olan ve hiç bitmeyecek sandığım 30 yıl boyunca “en iyi” lere ulaşacağımdan nasıl da emindim. O zamanlar “en iyi” ler ne kadar da başka şeylerdi. Babaannemin tandır ekmeği kokan mutfağına, asma çardağının altında gölgelenip, tulumbadan su içmeye veda ettiğim zaman büyümüş olacaktım. Gerçekten de o zaman büyümüştüm. O zaman üniversiteli olmuştum. Hem de ailede ki ilk üniversiteli genç kız olarak imzamı atmıştım soyağacına. Ve sonra ailede ilk çalışan kadın, anlaşarak evlilik yapan ilk asi evlat yine ben olmuştum.

“En” olmak için kavgadaydım en buğulu genç yıllarda. “En bildiğim şey” kendi doğrularımdan ödün vermemekti. Kaydı avuçlarımdan sabun köpüğü hayat. Şimdi uğruna kavga ettiğim her şey aynalarda ki karanlığa gömüldü. En iyi bildiklerim şimdi en dalga geçtiklerim oldu. Dilimden düşürmem, susmam ve unutmam için (ki bu benim ölümüm olur) akbabalar gibi bekleşen yüzlerce insana rağmen hala olanca inadımla ciddiye aldığım ve avuçlarımda sımsıkı tuttuğum bir tek şeye sahibim. SEVGİ.

Dönüp arkama baktığımda tabaka tabaka biriktirdiğim yitmiş hayallere çarpıyorum. Ne ekonomik güç ne yetenekler ne deha.. Ne babadan kalan miras ne de çocuklarıma bırakacaklarım, ne başarılar ne de eserler değil insanı insan yapan. Bunların hiçbiri kudret değil. Bunların hiç biri yaşama nedeni değil. 30 lu yaşlarda “ardımda bırakacağım hiçbir şey eser yok” kaygısı da kalmadı artık. Biliyorum ki ardımda bırakacaklarımın bana şimdi hiçbir yararı olmuyor. Bana bir tek şey gerek.. Sınırsızca, sorgusuzca, ölçüsüz ve hesapsızca sevmek. Adını, cinsini, tarihini, rengini sorgulamadan sevmek.

Yaşlılık gençliğin fotonlara dönüşmüş hali desem.. Sevginin fiziğini özetlemiş olur muyum?

Keşke anlatmak için elimden daha fazlası gelse.


22 Mart 2008 Cumartesi

Aşk mı bu?

Merhaba Dost..

Kimsin bilmem ama bir dost gerek bana sır tutan, susan ve onaylayan.
Dostun tanımına gerek var mı? Varsa bile başka zaman..
Bir kara bela var başımda.Aslında belaların en tatlısı.

Heyyyt be! Bunun adı varsa AŞK olmalı. Korktuğum,kaçtığım, saklana saklana bir hal olduğum, silahsız savunmasız kaldığım tuhaf bir şey.

“O” mu? O bir... Bilmiyorum. O bir heyecan.. O gözyaşı.O bir taze bahar, kışın ortasında yaşanan. Duygu yüklü bir sevda resmi. O kuş cıvıltısı, rastlanmamış çiçeklerden bir demet. O daha önce hiç karşılaşılmamış bir tanıdık.

Üşümüşlüğümde ateş, yanmışlığımda su, birdenbire. Birdenbire avuçlarımda canlanan yüreğimin yolcusu. Dokunuverecekmişim gibi yakın.. uzandıkça uzaklaşan bir alkım. O bir gece yarısı treni tam zamanında gelen, rötarsız. “Giderim.Nereye olursa giderim” dediğim, kaçakları oynarken aniden sevdiğim, kollarıyla yüreği arasında sıkışıp kaldığım,zamanlı mı zamansız mı kestiremediğim.. O bir aşk.

Olmaz... Şimdi olmaz. Daha çok erken.. El sallamadım giderken. Veda etmedim. Ama yine de uzaklaşıp giden çarem O.

Gel desem gelir mi bilemem. Gelmezse ölürüm sandığım, onu bana bölüp, beni ona sakladığım, umudum, bir tanem...

İşte anlattım. Taşan duyguları F tipi cezaevi hücresi gibi daracık sözcüklere sığdırmaya çalıştım. Bilmem anladın mı dostum. Sonunda ben aşık oldum.

21 Mart 2008 Cuma

Bedri Rahmi Eyüboğlu-Karadutum



"Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın."

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Küçük İskender - De gülüm


SORGU

Dolmuş şoförü, içinde nasıl bir hain dürtü varsa artık, kaza yapmak istercesine, öç alırcasına kullanıyordu direksiyonu. Sara krizi geçirir gibi hoplayıp, sağa sola kayan yolculardan gık çıkmıyordu. Arka koltukta, cam kenarında oturan kadın, bakışları sabit bir noktaya takılı kalmış, kıyamet kopsa duymayacak tarzında, adeta yaşadığı şokun tadına varmaya çalışırcasına umursamaz görünüyordu. Şoförün vitesteki elinin yada pedallerdeki ayağının hainliği kadını hiç ilgilendirmiyordu.

Az önce bir iş görüşmesinden çıkmıştı. İşe alındığını öğrenmiş olmanın mutluluğunu yaşamak yerine hüküm giymiş bir suçlunun ruh halini taşıyordu. Buz gibiydi beyni. Ancak son durağa geldiklerinde kendi varlığının bilincine vardı. Yine kurulmuş bir makine gibi indi dolmuştan. Yerler cam gibiydi. Hele ayakkabıları o kadar kayıyordu ki, paten yanında halt etmiş.. Dikkatini yürümek için harcamak zorunda kalmasa belki kapıp koyvermişliği bir süre daha devam edecekti.

Metronun merdivenlerinden, tümüyle bilinç dışı inerken, göğüs kafesini sıkıştıran şiddetli sıkıntı kısa zamanda tüm bedenini sardı. Ne nerede olduğunu, ne de nereye gittiğini bilmiyordu. Yalnızca iğnesi takılmış bir taş plak gibi aynı diyalog tekrarlanıyordu beyninde.


-Duygu Hanım, bizim için çalışanlarımızın özel hayatları çok önemlidir. Bu nedenle size bazı sorular sormak zorundayım. Sizi bu yüzden çağırdım.
-Elbette, sizi dinliyorum.
-Hayli lüks bir semtte oturuyorsunuz.
-Evet doğru.Ama bir bodrum katta oturuyorum.
-Ne kadar ev kirası veriyorsunuz?
-150 milyon idi. Bu ay 200 milyon oldu
-Uzun süreden beri iş arıyormuşsunuz.
-Bu da doğru.
-Eşinizden ayrısınız öyle değil mi?
-Evet 2,5 yıl oluyor.
-Üniversiteye giden bir de oğlunuz var...
-Evet.
-Peki geçiminizi kim sağlıyor?

-Peki geçiminizi kim sağlıyor?
-Peki geçiminizi kim sağlıyor?
Durmaksızın yankılanıyordu bu söz... Ne demekti “Peki geçiminizi kim sağlıyor?” ne demekti şimdi bu?

Bir dolu cevap vardı aslında.
“Valla yaşıma bakmayın.. Erkekler iyi para veriyorlar...”
“Ondan kolay ne var. Çıkıyorum elektrik direğinin altına....”
“Vesika soruyorsanız yok. Kaçak çalışıyorum.”
“Buraya geldiğim gün elimi salladım. Ellisi birden geldi. Sıraya koydum. Bugüne kadar idare etti işte.”


Boş boş bakmıştı kadının suratına bir süre. Sonra yavaşça kalkıp hiçbir şey söylemeden binayı terketmişti
***

Metronun turnikelerine doğru ilerlerken karşısında birden bire beliriveren siyah deri montlu, kırmızı rugan çizmeli genç kadına gülümsedi. Şimdi kendilerini saygın sanan, ahlak kumkuması kadınlardan çok daha saygındı onun gözünde; bu mismini etekli yosma.

Metronun turnikelerinden geçti. Raylara uzanan merdiven basamaklarını saydam bir boşluğa adım atar gibi adeta zemine hiç dokunmadan indi. Trenden önce gelen şiddetli rüzgarın yüzüne kamçı gibi inmesine hiç itiraz etmedi. Kapılara üşüşen karanlık kalabalığın arasından süzülen parlak yemyeşil bir ışığın içine doğru kayarken yüzünde aşk tadında bir tebessüm vardı.

BÜTÜN SUÇ O KİTAPTAYDI

Evliliğimin 2 . yılıydı sanırım. 25 –26 yaşlarında filanım. Hani gazetelerin promosyonlara başladığı ilk yıllardayız. Gazete ekinde pembe dizi türünden bir kitap geldi eve. Bir süre sehpa üstlerinde gezdi.. Kitap bu, benim için ekmek gibi bir şeydir yazılı her tür eser. Okunmadan olmaz. Ama biliyorum ki bu kitaplar edebi ya da sanatsal bir değer taşımazlar. Yine de atamadım.

O gün ev işlerimi tamamladıktan sonra kızımın uykuda olduğu nadir boş ve sessiz bir an yakalamışken birkaç satır bir şeyler okuyayım dedim.. Ay demez olaydım.. Gözüme ilk ilişen kitap bu pembe dizi oldu.. Ay olmaz olaydı.. Ayaklarımı uzattım.. Başımın altına bir kırlent yerleştirip olabilecek en rahat pozisyonu aldım ve okumaya başladım..

İlk birkaç sayfa baharın güzelliğinden söz ediyordu.. Bir malikanenin bahçesindeki olağanüstü gülleri, ağaçları, güneşi, havayı ballandıra ballandıra anlatıyordu.. Derken evin masum ve daha hiç görülmemiş türden bir sarışın güzeli genç kız girdi devreye. Malikanenin kahyasının kızıymış.. E.. birkaç sayfada da Mary adlı kızın güzelliği anlatıldı.. Sonra, yurt dışında okuduğu için yıllardır malikaneye uğramamış olan evin yakışıklı mı yakışıklı oğlu Antony geldi.. Aman gelmez olaydı.. Yazar bir anlatmış ki genç adamı.. Taaa elmacık kemiklerinden, pazularına , patella kemiğine kadar tanıdım yani adamı.. Sadece ölçüler verilmemişti.. Gerçi Mary nin göğüslerinin ve kalçalarının dolgunluğu anlatılmıştı ama Antony nin dolgun yerlerinden hiç söz edilmemişti.

Ah.. o Mary’nin Antony’yi görür görmez yüreğine düşen amansız aşk böyle de anlatılmaz ki..
Ya Antony.. Daha Mary i görmeden aşık oldu zaten canım...

Kitap kısa cümlelerle yazılmıştı. Hani biz kadın kısmısı hata yaptığımızda örgüyü şişten çıkarıp bir sırayı ipin ucundan tutarak tııırrrrttt.. diye söküveririz ya.. İşte öyle kolaycacık okuyuverdim kitabı..

Ah gençlere yasaklanan bu nadide aşkın sancısında, yüreklerin ateşteki bir altın külçenin eriyişi gibi mahvedici yanları nasıl da anlatılmış.. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. Hele o Mary.. Kıyamam ya.. Neler yaşattılar o kıza... Nasıl aşağıladılar. Malikaneden kovdular.. Sokaklarda aç bilaç bıraktılar.. Ama ah o aşk.. Ne kadar güçlüydü bilemezsiniz..
Antony daha da beter.. Çocukcağız yemeden içmeden kesildi.. Sabahlara kadar içkiler içti.. Sokaklarda ayyaş ayyaş dolaşıp Mary’yi aradı.

Onlar bir yana, ben uzandığım kanepede, elimde kitap, hem okuyor hem iki göz iki çeşme ağlıyorum.. Tutamıyorum ki göz yaşlarımı.. Mary ağlar ben ağlarım.. O kadar gururlu kız ki.. Antony onu bulamasın diye oradan oraya kaçıyor.. Antony asla aramaktan vazgeçmiyor.. Ah.. ne aşk..

Neyse, sonunda bir kavuşma sahnesi vardı ki. Ağlamalarım zıvanadan çıktı.. Artık iç çeke, çeke, katıla katıla ağlıyordum.. Sonunda aşk kazandı arkadaşlar.. Ve muhteşem bir düğün yapıldı.. Mary’nin gardırobunu görecektiniz.. Ooooo...! anlatamam kii.. Ona takılan mücevherler.. Gelinliğinin saten biyeleri bile anlatılmıştı..

Olmaz olası kitabı hala atamamışımdır.. Kitaplığın bir kenarında durur.. Ama var ya..! kitabın kapağını gözyaşları içinde kapadığımda yüreğimde ki romantizm esintileri bir başka idi.. Eşimi nasıl da özleyivermiştim.. Bir geliverse sımsıkı sarılacak ve tıpkı kitapta ki gibi romantik bir akşam yaşayacaktım.. Buna kararlıydım.. E yani eşimin Antony den geri kalır tarafı yoktu. Heybetli mi heybetli uzun boylu inanılmaz gösterişli bir genç adamdı o zamanlar..

Akşamı iple çektim.. Bilemezsiniz nasıl heyecanlıydım.. Saçlarıma özenle şekil verdim.. Hayli değişik bir makyaj yaptım.. O kadar özendim ki kendime.. Aynaya son bir kez baktığımda kendimi tıpkı Mary gibi saf ve masum hissetmiştim..


Neyse geçmek bilmeyen saatler geçmiş.. Akşam olmuştu.. Kapım çalındı.. Seke seke koşup açtım kocama kapıyı.. Adamcağız ne bilsin benim o pembe dizi denen traji-komik kitabın etkisinde kaldığımı. Her zamanki gibi yorgun bir ifade ile elindeki ekmeği bana uzatıp ceketini portmantoya astı. Uflaya puflaya terliklerini giyinip lavaboya doğru yürümek için yolundan çekilmemi bekledi. Oysa ben... kirpiklerimde hala takılı olan gözyaşlarımla asker karşılar gibi onun boynuna sımsıkı sarılıp romantizmi doruklarda yaşamaya hazır halde öylece bakıyordum ona. Ne çekilebiliyor ne sarılabiliyordum. Bir küçük tiyo bekliyordum. Gözlerime baksa, en azından “Hayrola ne oldu ?” diye soracak bende ona bir serçe masumluğuyla sokulacaktım.. Ama ne gezer.. Adamım kaya katılığında elini omuzuma dokundurup beni hafifçe yana iterek yanımdan geçip gitti. Ben de peşinden tabii. O elini yüzünü yıkarken ona hayran hayran bakıyordum ama benim yakışıklı kocamın bu bakışlardan haberi bile olmuyordu. Sonra yine her zamanki gibi salona geçip TV kumandasını eline alarak kendini kanepeye atıverdi. Kendi sessizliğine öyle bir gömüldü ki benim ağzımdan çıkacak her türlü ses onun için yalnızca birer gürültü olacaktı. Sessiz adımlarla bir gölge gibi salondan çıktım. Henüz hayal kırıklığı için erkendi. Ama yine de gözlerime doluşan yaşlara engel olamamıştım. Kendi kendime diyordum ki “Şimdi çok yorgun. Az sonra beni nasılsa fark edecektir.”

Bir süre sonra yorgunluğu geçmiş olmalı ki “Hatun, yemek hazır mı?” diye seslendi. Evet, sofra hazırdı. Ama benim içimdeki isyankar ses bana kadının ikinci sınıf vatandaşlığı ile ilgili abuk sabuk bir söylev vermeye başlamıştı bile. “Eli ayağı sapasağlam değil mi bu adamın. Neden kalkıp kendi yemeğini kendisi hazırlamıyor. Bir de ağzına lokma lokma versen yemeği. Hem karnı doyar, hem televizyondan gözünü ayırması gerekmez..” gibi şeyler fısıldıyordu kulağıma. Ama ben hala Antony’den de yakışıklı olan kocamın bana göstereceği sevgiye şiddetle ihtiyaç duyduğumdan dolayı o provokatör sese aldırış etmemeye kararlıydım.
Neyse çok kıymetli atalarımızın sözlerine sığınmanın tam zamanıydı ve “ Aç ayı oynamaz” ata söylemini bilincime yerleştirip onu sesimin tüm cazibesini kullanarak sofraya davet ettim.
Adamım yalnızca bir aç ayı gibi yedi yemeğini. Ne yüzüme bakmayı akıl etti ne de yemeklere iltifat etmeyi..

Cinler.. ah o cinler tepeme tepeme yığılmasalardı belki herşey daha farklı olacaktı.

Yemek faslı bitti. Artık karnı da doymuştu. Yine de ne elbisemin dekoltesi, ne makyajım ne parfümüm ve hatta ne de cilvelerim onun dikkatini çekmiyordu. En büyük tepkisi gülümsemek oluyordu. Belki de yediklerini sindirmesi gerekiyordu, neden olmasın. Biraz da bu nedenle zaman tanımalıydım ona. Başımda delice dolanan şeytana rağmen inatla kocamın dikkatini çekmekten vazgeçmeyecektim. Sofrayı topladım. Bulaşıkları yıkayıp, kurulayıp yerleştirdim. Bu kadar zaman yeter düşüncesiyle salona geçtiğimde o hala elinde kumanda cihazı TV zaplayıp duruyordu. Yanına sokulup bir küçük öpücük kondurdum yanağına. Sinek konmuş gibi rahatsız oldu. A.. a.. ! olacak iş mi bu ya... Bu kadar da fazlaydı. Herhalde ben ve cinlerimin de bir gururu vardı.

Bir koşu odama geçip üstümdekileri çıkardım. Saçımı, makyajımı hırsla bozdum. Yetmedi, doğru banyoya girip, gururumu yıkamak istercesine suya attım kendimi. Sonra da Babaannem tarzlı bir gecelik giyindim inadına..

Eşimin yanına oturduğumda onun oflayıp poflayışı nasıl da canımı sıkmıştı.

Bir süre ofladıktan sonra “Sana bir şey söyleyeceğim” dedi. “Benim Diyarbakır’a tayinim çıktı.”

***
Kocamın hiçbir günahı yoktu inanın... Valla tek suçlu o kitaptı..